27 Kasım 2011 Pazar
25 Kasım 2011 Cuma
Tüm sevdiklerime...
İnsanın sevdiğini söylemesi önemli bence... Ya da en azından benim için önemli.. Hani filmlerde gördüğümüz "her günün değerini bil, sevdiklerine sevdiğini söyle, yarın böyle bir şansın olmayabilir, bu önemli birşey" şeklinde verilen bir mesaj gibi değil ama... Benim birini sevdiğimi söylemem ona söylüyor olmamın dışında kendime de söylemem açısından önemli... Değerli...
Bazen bu detay yokmuş hayatımda gibi davranabiliyorum. Hayatımın bana bahşettiği hengamenin içinde sürüklenirken başka biriymişim gibi görünebiliyorum. Bu öyle çok basit, anlaşılabilir, kolaycacık çözülebilir birşey değil, zaten bunu farketmem bile bir zaman alıyor. Bu durumu çoğunlukla, aklımla kalbim farklı yollarda yürümek istedikleri zaman yaşıyorum. O zaman işin içinden çıkabilmek için bir takım savunma mekanizmaları yüklüyorum kendime. Böyle olduğunda da karmaşıklaşıyorum. Etrafıma yaydığım ışığın anlamını kimse çözemez hale geliyor durum. Nerede kaldı sevdiğimi anlamak...
Halbuki daha basit bir insanım ben... Daha düz... Sevdiğini ve sevmediğini çok açık ve direkt belli eden, bu durumu, istemese de elinin işaret parmağının ucuna bile yansıtan, her türlü anlaşılacak bir vücut diline sahip olan bir insanım. Ama yine de dile getirmek istiyorum hissettiğimi... Dile getirmek başka birşey, çok ayrı.... Kendini karşındakinin kucağına en savunmasız halinle bırakmak gibi... En çıplak, en dürüst halinle... Üzerine kurulabilecek hiçbir cümle bırakmayan bir durum... Bir nev-i sorumluluk yüklermiş gibi görünen ama bir o kadar da değil çünkü cevap almayı beklemeden kurduğum bir cümle... Belki de en güzel sessizlik... Seviyor olduğumu söylemenin gururunun doldurduğu bir sessizlik. Çünkü benim için sevmek çok da kolay değil. Herkesi ve herşeyi sevebilen bir insan değilim. Bu yüzden sevmek bu kadar kıymetli, önemli benim için. Tabi söyleyebilmek de... Yeri gelmişken tekrar söylemek isterim sevdiğime: "Seni Seviyorum."
Bazen bu detay yokmuş hayatımda gibi davranabiliyorum. Hayatımın bana bahşettiği hengamenin içinde sürüklenirken başka biriymişim gibi görünebiliyorum. Bu öyle çok basit, anlaşılabilir, kolaycacık çözülebilir birşey değil, zaten bunu farketmem bile bir zaman alıyor. Bu durumu çoğunlukla, aklımla kalbim farklı yollarda yürümek istedikleri zaman yaşıyorum. O zaman işin içinden çıkabilmek için bir takım savunma mekanizmaları yüklüyorum kendime. Böyle olduğunda da karmaşıklaşıyorum. Etrafıma yaydığım ışığın anlamını kimse çözemez hale geliyor durum. Nerede kaldı sevdiğimi anlamak...
Halbuki daha basit bir insanım ben... Daha düz... Sevdiğini ve sevmediğini çok açık ve direkt belli eden, bu durumu, istemese de elinin işaret parmağının ucuna bile yansıtan, her türlü anlaşılacak bir vücut diline sahip olan bir insanım. Ama yine de dile getirmek istiyorum hissettiğimi... Dile getirmek başka birşey, çok ayrı.... Kendini karşındakinin kucağına en savunmasız halinle bırakmak gibi... En çıplak, en dürüst halinle... Üzerine kurulabilecek hiçbir cümle bırakmayan bir durum... Bir nev-i sorumluluk yüklermiş gibi görünen ama bir o kadar da değil çünkü cevap almayı beklemeden kurduğum bir cümle... Belki de en güzel sessizlik... Seviyor olduğumu söylemenin gururunun doldurduğu bir sessizlik. Çünkü benim için sevmek çok da kolay değil. Herkesi ve herşeyi sevebilen bir insan değilim. Bu yüzden sevmek bu kadar kıymetli, önemli benim için. Tabi söyleyebilmek de... Yeri gelmişken tekrar söylemek isterim sevdiğime: "Seni Seviyorum."
17 Ekim 2011 Pazartesi
Başlıksız...
Bu aralar yazmıyorum. Daha çok düşünüyorum. Düşündüklerimi yazabilirim belki ama bir şey beni durduruyor. Durdurmasına izin veriyorum. Tereddüt etmeden... Zor zamanlar... Hassas zamanlar... Değişken insanlar... Zamanı bardağıma atıp suda çözülmesini bekliyorum. İlaç olsun diye herkese... Her şey güzel olacak. Herkes iyi olacak.
9 Ekim 2011 Pazar
I am the antika one today :)
Kötü huylarımı saymaya devam... Kötü mü değil mi onu da bilmiyorum da... Ama bir gariplik olduğu kesin. Pazar Pazar buna değinesim geldi.
Hayatımda olan herkese ama herkese seslenirken isimlerinin sonuna "cim, cım, cum" gibi eklentiler koyuyorum. Koyuyorum diyorum ama bunu bilerek ve isteyerek yaptığımı söylemeye çalışmıyorum. Bu zaman içerisinde bende bir alışkanlık haline gelmiş. Anneme anne yerine annecim demezsem kendimi garip hissediyorum. Çok keskin, kaba, sert geliyor kulağıma. Biri beni aradığında, telefonu açıp "bilmem ne abi" değil de "bilmem ne abicim" diyorum. Ben bunu böyle yazmaya devam ettikçe bu durum daha da komik gelmeye başladı bana. Niye böyle bir şey yapıyorum acaba? Bunun altında, insanlara karşı neredeyse işgüzarlığa varan bir hassasiyet gösteriyor olmam mı yatıyor? Karşımdaki kişinin adı neyse bunu olduğu şekliyle söylüyor olmak bana neden bu kadar yanlış geliyor, neden bu kadar rahatsız ediyor? Deli miyim? Abidik gubidik huylar geliştiriyorum. Üstelik bunu birisiyle tartışırken bile yapabiliyorum. Çok acaip değil mi?
Bence acaip ama bir taraftan da şu an şöyle bir ruh hali içindeyim tam olarak.
- Amaaaaaaaaaaannn takılacaksan sana gerçekten zarar veren huylarına takıl. Bunu değiştirsen ne olur değiştirmesen ne olur?
Bu yüzden, yazdım gitti. Okuyan da öğrenmiş oldu.
Not: cim'ler, cım'lar,cum'lar aslında ciğim'ler, cığım'lar, cuğum'lar olmalı da o sırada yazmaya üşendim. (Bu cümleyi yazana kadar yukarıdakileri düzeltmeyi tercih etmiyor olmam da ayrı bir antikalığım. Buyur buradan yak!)
PEACE...
Hayatımda olan herkese ama herkese seslenirken isimlerinin sonuna "cim, cım, cum" gibi eklentiler koyuyorum. Koyuyorum diyorum ama bunu bilerek ve isteyerek yaptığımı söylemeye çalışmıyorum. Bu zaman içerisinde bende bir alışkanlık haline gelmiş. Anneme anne yerine annecim demezsem kendimi garip hissediyorum. Çok keskin, kaba, sert geliyor kulağıma. Biri beni aradığında, telefonu açıp "bilmem ne abi" değil de "bilmem ne abicim" diyorum. Ben bunu böyle yazmaya devam ettikçe bu durum daha da komik gelmeye başladı bana. Niye böyle bir şey yapıyorum acaba? Bunun altında, insanlara karşı neredeyse işgüzarlığa varan bir hassasiyet gösteriyor olmam mı yatıyor? Karşımdaki kişinin adı neyse bunu olduğu şekliyle söylüyor olmak bana neden bu kadar yanlış geliyor, neden bu kadar rahatsız ediyor? Deli miyim? Abidik gubidik huylar geliştiriyorum. Üstelik bunu birisiyle tartışırken bile yapabiliyorum. Çok acaip değil mi?
Bence acaip ama bir taraftan da şu an şöyle bir ruh hali içindeyim tam olarak.
- Amaaaaaaaaaaannn takılacaksan sana gerçekten zarar veren huylarına takıl. Bunu değiştirsen ne olur değiştirmesen ne olur?
Bu yüzden, yazdım gitti. Okuyan da öğrenmiş oldu.
Not: cim'ler, cım'lar,cum'lar aslında ciğim'ler, cığım'lar, cuğum'lar olmalı da o sırada yazmaya üşendim. (Bu cümleyi yazana kadar yukarıdakileri düzeltmeyi tercih etmiyor olmam da ayrı bir antikalığım. Buyur buradan yak!)
PEACE...
8 Ekim 2011 Cumartesi
Bir nefes aldım.
Ne mutlu bana ki sabah kendi kendime sorduğum soruların cevabını akşam olmadan buldum. Tüm bunları yaşamamın bir sebebi varmış. Hayatın bana birşeyler öğretmesinin sebebi varmış. 33 yaşımın şu gününde yeni bir şey öğrendim. Enteresan bir durum benim için çünkü bugüne kadar doğru bildiğim birçok kuralı, bana böylesi yakışır dediğim birçok alışkanlığımı yıkacak bir gerçeklik karşıma çıkan. Biraz sarsıldım tabii. Ama önemli değil. Bir baktım ki bugünüme kadar tüm yeni adımları böyle sarsıntılardan sonra atmışım. Şimdi kendimi çok daha güçlü hissediyorum. Öğrendiklerimi uygulayarak devam edeceğim hayatıma. Başka sarsıntılar da olacak büyük ihtimalle ve her biri bana yeni şeyler katacak. Böyle böyle şekilleneceğim. Yukarıdakinin ellerindeki bir hamurmuşum da bana şekil veriyormuş gibi...
Evet... Bugün enteresan şeyler gösterdi hayat bana. İçinde bulunduğum durumda ne yapmam gerektiğini, ne yapmamam gerektiğini...İnsanların bazı şeyleri ne kadar çabuk unutabildiklerini... Bu durumda üzülmemem gerektiğini...Ve en önemlisi de maruz kaldığım duruma maruz kalmamanın elimde olduğunu öğrendim. Kendi gücümü, potansiyelimi, kendimi çok hafife aldığımı gördüm.
İçimde kaç gündür ilk defa hissettiğim bir rahatlama... Şimdi artık kendi sesimi duyabiliyorum. Sadece kendi sesimi... Bu böyle gitmeyecek elbette, yine başka seslere de kulak verecek kalbim ama bugün öğrendiğim dersten sonra "artık bir yere kadar"... Yüzümdeki gülümseyi kurutup bir defterin arasında saklayabilmek isterdim, umudumu tekrar kaybettiğim ya da kaybolduğum zamanlarda açıp bakabilmek için, hatırlayabilmek için. Bunu yapamayacağıma göre gülümsememi yaşatmaya bakacağım. Elimden geldiğince...
Evet... Bugün enteresan şeyler gösterdi hayat bana. İçinde bulunduğum durumda ne yapmam gerektiğini, ne yapmamam gerektiğini...İnsanların bazı şeyleri ne kadar çabuk unutabildiklerini... Bu durumda üzülmemem gerektiğini...Ve en önemlisi de maruz kaldığım duruma maruz kalmamanın elimde olduğunu öğrendim. Kendi gücümü, potansiyelimi, kendimi çok hafife aldığımı gördüm.
İçimde kaç gündür ilk defa hissettiğim bir rahatlama... Şimdi artık kendi sesimi duyabiliyorum. Sadece kendi sesimi... Bu böyle gitmeyecek elbette, yine başka seslere de kulak verecek kalbim ama bugün öğrendiğim dersten sonra "artık bir yere kadar"... Yüzümdeki gülümseyi kurutup bir defterin arasında saklayabilmek isterdim, umudumu tekrar kaybettiğim ya da kaybolduğum zamanlarda açıp bakabilmek için, hatırlayabilmek için. Bunu yapamayacağıma göre gülümsememi yaşatmaya bakacağım. Elimden geldiğince...
7 Ekim 2011 Cuma
Beni benden...
Hayat bize neler de öğretiyor... Niye öğretiyor? Bitecekse eğer, bu kadar acımasız olmak zorunda mı? Ben bunları öğrenirken belki hayatım kısalıyor, düşünen var mı? Öğrenmek istemiyorum. Öbür tarafta bir işe mi yarayacak öğrendiklerimiz? Orada da mı insan ilişkileri, yalanlar, riyakarlıklar, oyunlar olacak? Eğer öyleyse ben oraya da gitmek istemiyorum. Sadece durduğum bir yer hayal ediyorum. Durduğum... Konuşmadığım... Paylaşmadığım...
- Paylaşmadıktan sonra hayatın ne anlamı var?
Asıl gerçekleri paylaşmadıktan sonra, kalbinden geçenleri, aklından geçenleri çeşitli hesaplar yapıp söyleyemedikten sonra, paylaşmışsın paylaşmamışsın, ne geçiyor eline? İnsanların gözünde iyi insan mı oluyorsun? Hadi oluyorsun e yalan söylüyorsun?!! Aklın başka dudakların başka konuşuyor. Bu mu insan ilişkisi dedikleri? Rengini belli etmek neden bu kadar kötü algılanıyor?
Daha geçen gün yazmıştım, ben yapamam diye, bu yüzden beni sevmezler genelde diye, söylediklerimi sevmezler çünkü... Bilmişim de yazmışım. Yapamam ben. Yapmayacağım.
- Sen kaybedersin Ceynur! Bu köyün kuralı bu, uymak zorundasın.
Kaybedeyim o zaman. Uyamam çünkü. O ne ya? Aklındakinden geçenin tam tersinin dudaklarından dökülmesi ne kadar yazık bir durum?!! Neyi kimi kazanmak için böyle politikalar güdülüyor ki? E hadi kazandın, harcadıkların ne olacak? Onlara karşı kendini nasıl kötü hissetmeyeceksin? Bu mudur oyunun temelindeki kural?
Sen konuş, konuş, konuş, asıl konuşman gereken zamanda sus, olacak iş mi? Benim aklıma yatmıyor, yatamıyor. İyi gelmiyor bana bunlar. Görüp de görmemezlikten gelemiyorum. Belki de yalnız kalmak lazım hayatta bunlarla dolup taşmamak için. O zaman hayat anlamını yitirir mi? Belki de insanlar hayatlarını sürdürebilmek için, aynı suya ihtiyaç duydukları gibi, bu ilişkileri kurmaya ihtiyaç duyuyorlar. İlişkilerin düz olmayan grafiğinde aynı bir lunapark trenindeymiş gibi, dalgalanmaktan, o inişleri çıkışları yaşamaktan besleniyorlar, kim bilir...
Bana göre değil. Direniyorum. İstemiyorum. En yakınımdakilerin bile söylediklerine kapattım kulaklarımı. O zaman ben, ben olmam çünkü.
- Paylaşmadıktan sonra hayatın ne anlamı var?
Asıl gerçekleri paylaşmadıktan sonra, kalbinden geçenleri, aklından geçenleri çeşitli hesaplar yapıp söyleyemedikten sonra, paylaşmışsın paylaşmamışsın, ne geçiyor eline? İnsanların gözünde iyi insan mı oluyorsun? Hadi oluyorsun e yalan söylüyorsun?!! Aklın başka dudakların başka konuşuyor. Bu mu insan ilişkisi dedikleri? Rengini belli etmek neden bu kadar kötü algılanıyor?
Daha geçen gün yazmıştım, ben yapamam diye, bu yüzden beni sevmezler genelde diye, söylediklerimi sevmezler çünkü... Bilmişim de yazmışım. Yapamam ben. Yapmayacağım.
- Sen kaybedersin Ceynur! Bu köyün kuralı bu, uymak zorundasın.
Kaybedeyim o zaman. Uyamam çünkü. O ne ya? Aklındakinden geçenin tam tersinin dudaklarından dökülmesi ne kadar yazık bir durum?!! Neyi kimi kazanmak için böyle politikalar güdülüyor ki? E hadi kazandın, harcadıkların ne olacak? Onlara karşı kendini nasıl kötü hissetmeyeceksin? Bu mudur oyunun temelindeki kural?
Sen konuş, konuş, konuş, asıl konuşman gereken zamanda sus, olacak iş mi? Benim aklıma yatmıyor, yatamıyor. İyi gelmiyor bana bunlar. Görüp de görmemezlikten gelemiyorum. Belki de yalnız kalmak lazım hayatta bunlarla dolup taşmamak için. O zaman hayat anlamını yitirir mi? Belki de insanlar hayatlarını sürdürebilmek için, aynı suya ihtiyaç duydukları gibi, bu ilişkileri kurmaya ihtiyaç duyuyorlar. İlişkilerin düz olmayan grafiğinde aynı bir lunapark trenindeymiş gibi, dalgalanmaktan, o inişleri çıkışları yaşamaktan besleniyorlar, kim bilir...
Bana göre değil. Direniyorum. İstemiyorum. En yakınımdakilerin bile söylediklerine kapattım kulaklarımı. O zaman ben, ben olmam çünkü.
WTF?????
Kime güven? Kime güvenme? Güven mi? Güvenme mi? Bu ne? Ne bu? Kimsin? Kim olduğunu sanıyorsun? Kafan mı karışık? Bu hayatı burada bırakıp, gidip bir başkasında mı yaşamak istiyorsun? Hani filmlerde de söylendiği gibi...
- Hiç tanınmadığımız bir yere gidelim. Hayatımızda yeni bir sayfa açalım. Temiz bir başlangıç yapalım.
Beklenti ne? Olmalı mı? Paylaştıkça artar mı? Yoksa sonu hayal kırıklığı mı? Bu yüzden mi insanlardan korkuyorsun?
- Aslında hepimiz yalnızız.
Yalnız mıyız? Evet. Hayır. Bilmiyorum. Herkesin kafasında sadece kendi bildiği şeyler var mıdır gerçekten? Kimsenin bilmediğini, görmediğini düşündüğü... Kimseyle paylaşmadığı... Mesela tuvalete girdiğinde düşündüğü... En yakınındakinden bile sakladığı... Ketum davrandığı... Ayıplar diye, dinlemez diye, duymaz diye, anlamaz diye, bazen de kendisi anlatmaktan yoruluyor diye...
Yalnızım. Yalnızım. Yalnızım. Yalnızım. Bir sürü insan var ama yine de...
Herkes birşey söylüyor. Aslında kimse hiçbir şey söylemiyor. Çünkü kimse bilmiyor. Ne yaşıyorum, nasıl yaşıyorum, neden yaşıyorum... Yoksa biliyor mu? Ne biliyor? Nasıl? Böyle birşey mümkün mü? Olamaz ki... Kimse ben değil. Ben de kimse değilim. Ben onlarınkileri bilemem, onlar da benimkileri bilemez. O zaman nasıl oluyor? Hepimiz birbirimizin hayatları içine nasıl bu kadar dahil oluyoruz? Ben anladım. Paylaşmaktan oluyor. Paylaşınca onlar artık ben mi oluyor? Bu kadar kolay mı? Kulaklarımın etrafında bir sürü küçük insancık... Fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır............................... Hangisi doğru? Hangisi gerçek? Gerçek bir tek benim. Değil miyim? Herkes için en gerçek kendisi değil midir? Başkasınınkinin yanında kendi gerçekliği değil midir en güçlü olan? Yaradılışımızın ve varoluşumuzun temelinde bu yok mudur?
Şimdi kafamın içinde sadece kendi sesim yok. Bir sürü ses... Hepsi aynı anda farklı şeyler söylüyor. Kendiminkini duyamıyorum. Dinleyemiyorum bile. Kendi sesimi bulmaya çalışıyorum ama ayıramıyorum diğerlerinden. Sesimi bulmam lazım. Kendimi bulmam... Arıyorum. Bulamıyorum. Kayboluyorum. Boğuluyorum. Korkuyorum. Kendi sesimi bulduğumda tüm diğerlerine tamamen kapatmaktan kulaklarımı... Biliyorum çünkü. Kendimi tanıyorum. Çünkü ben dururum dururum dururum sonra birden...
Giderim. Benim gerçekliğim bu. Korktuğum bu. Kendi gerçekliğim... Bana S.O.S yok. Kendi kendini kurtar Ceynur. Kurtar!
- Hiç tanınmadığımız bir yere gidelim. Hayatımızda yeni bir sayfa açalım. Temiz bir başlangıç yapalım.
Beklenti ne? Olmalı mı? Paylaştıkça artar mı? Yoksa sonu hayal kırıklığı mı? Bu yüzden mi insanlardan korkuyorsun?
- Aslında hepimiz yalnızız.
Yalnız mıyız? Evet. Hayır. Bilmiyorum. Herkesin kafasında sadece kendi bildiği şeyler var mıdır gerçekten? Kimsenin bilmediğini, görmediğini düşündüğü... Kimseyle paylaşmadığı... Mesela tuvalete girdiğinde düşündüğü... En yakınındakinden bile sakladığı... Ketum davrandığı... Ayıplar diye, dinlemez diye, duymaz diye, anlamaz diye, bazen de kendisi anlatmaktan yoruluyor diye...
Yalnızım. Yalnızım. Yalnızım. Yalnızım. Bir sürü insan var ama yine de...
Herkes birşey söylüyor. Aslında kimse hiçbir şey söylemiyor. Çünkü kimse bilmiyor. Ne yaşıyorum, nasıl yaşıyorum, neden yaşıyorum... Yoksa biliyor mu? Ne biliyor? Nasıl? Böyle birşey mümkün mü? Olamaz ki... Kimse ben değil. Ben de kimse değilim. Ben onlarınkileri bilemem, onlar da benimkileri bilemez. O zaman nasıl oluyor? Hepimiz birbirimizin hayatları içine nasıl bu kadar dahil oluyoruz? Ben anladım. Paylaşmaktan oluyor. Paylaşınca onlar artık ben mi oluyor? Bu kadar kolay mı? Kulaklarımın etrafında bir sürü küçük insancık... Fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır............................... Hangisi doğru? Hangisi gerçek? Gerçek bir tek benim. Değil miyim? Herkes için en gerçek kendisi değil midir? Başkasınınkinin yanında kendi gerçekliği değil midir en güçlü olan? Yaradılışımızın ve varoluşumuzun temelinde bu yok mudur?
Şimdi kafamın içinde sadece kendi sesim yok. Bir sürü ses... Hepsi aynı anda farklı şeyler söylüyor. Kendiminkini duyamıyorum. Dinleyemiyorum bile. Kendi sesimi bulmaya çalışıyorum ama ayıramıyorum diğerlerinden. Sesimi bulmam lazım. Kendimi bulmam... Arıyorum. Bulamıyorum. Kayboluyorum. Boğuluyorum. Korkuyorum. Kendi sesimi bulduğumda tüm diğerlerine tamamen kapatmaktan kulaklarımı... Biliyorum çünkü. Kendimi tanıyorum. Çünkü ben dururum dururum dururum sonra birden...
Giderim. Benim gerçekliğim bu. Korktuğum bu. Kendi gerçekliğim... Bana S.O.S yok. Kendi kendini kurtar Ceynur. Kurtar!
4 Ekim 2011 Salı
Neredeyim?
Köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek bana göre değil. Benim ayıyla işim olmaz. Olamaz. O ayı olduğu için ya da küçümsediğimden değil, ben onunla nasıl iletişim kuracağımı bilemediğimden... O benim için ayıdır, başka türlü davranamam. Davranmaya kalkarsam yüzüme gözüme bulaştırırım. Zaten ayıp gelir bana. Yapamam. Benim için en doğru yol ve en iyi bildiğim yol açık olmaktır çünkü. Buna alışmışım senelerdir. "Politik" olmak diyorlar buna. İş hayatının içine girmeden çooookkk seneler önce hayatımın en tatlılarından biri söylemişti bana bunu. Kızım sen benim gibi olma, politik ol, yoksa çok kaybedersin hayatta diye. Olamam. Olamıyorum. Kendimi zorlasam belki olabilirim ama içimde birşeyler direniyor. Bunun bir parçası olacağım diye korkuyorum, utanmaktan korkuyorum.
Tam da göbeğine düşmüşüm. Yok, düşmüşüm dememeliyim, atmışım kendimi. Birbirinin yüzüne gülücükler savurup, arkasını döndüğü anda içinden canavar çıkan insanların olduğu bir dünyanın tam ortasına atmışım kendimi. Kardeş kardeş oynayamayacağım bir dünyaya...Bu insanlar tam da bu yüzden benden haz etmezler genelde, çünkü benim doğrudan yüzüme yansır hissettiklerim. Kalbimden ve aklımdan geçenlerin, alnımdan kırmızı dijital yazılarla geçerek karşımdakine yansıması gibi... Benim için aksi mümkün değil. Kendi aile ortamımda bile beceremedim bugüne kadar. İçim acırken, ağlarken, sinirliyken, üzgünken, düşünceliyken hiç dışıma başka türlüymüş gibi yansıtamadım.
Ne acı ki şarkı söyleyebilmek istiyorsam eğer, bu dünyada bu dünyanın kurallarına ayak uydurmam gerekiyormuş. Düz olmak işe yaramıyormuş, hatta düz olmamak gerekiyormuş. "Sivri" olmak gerekiyormuş.
Çok komik bir durum olmuştu albüm ilk çıktığında. İzlenme oranı yüksek, benim için önemli bir tv programına çıkmıştım, orada bulunduğum süre içinde de ettiğim kelimeler "teşekkürler, evet, hayır" olmuştu, "Yağmur"u playback söylemiştim, bir de bir-iki soruya cevap vermiştim. O programdan sonra "ne kadar sıkıcı kız, hiç konuşmuyor" gibi cümleler duymuştum ve okumuştum. Halbuki ben, tam da büyüklerimin bana öğrettiği gibi kimsenin sözünü kesmemeye çalışıyordum -hele de yanımda Türkiye'nin en iyi seslerinden biri kabul edilen biri otururken- saygısızlık etmemek adına, ama garip bir şekilde de benim dışımda herkes aynı anda konuşuyor, birbirinin konuşmasını bölüyor, daha da garibi anlaşabiliyorlardı. Ceynur o programda bir "sivri"lik yapsaydı, hafızalardan silinmeyecek bir çıkış mesela, muhtemelen bugün daha çok tanınıyor olurdu.
- Ama benim amacım insanların beyninde öyle yer etmek değil ki?! Şarkı söylemek...
- :) Olmaz Ceynur, insanlar seni merak etmezse, talep de etmezler. O zaman da şarkı söyleyemezsin. Söylersin de, evde bulaşık yıkarken, efendime söyleyeyim ütü yaparken falan... Öyle büyük konserler vermek hayal olur.
E ne oldu? Sesim güzelmiş, iyi şarkı söylüyormuşum, daha da önemlisi şarkı söylemek en sevdiğimmiş, ne önemi var? İnsanların gözünde hiçbir önemi yok. Hem de hiç... Hiç........
Tam da göbeğine düşmüşüm. Yok, düşmüşüm dememeliyim, atmışım kendimi. Birbirinin yüzüne gülücükler savurup, arkasını döndüğü anda içinden canavar çıkan insanların olduğu bir dünyanın tam ortasına atmışım kendimi. Kardeş kardeş oynayamayacağım bir dünyaya...Bu insanlar tam da bu yüzden benden haz etmezler genelde, çünkü benim doğrudan yüzüme yansır hissettiklerim. Kalbimden ve aklımdan geçenlerin, alnımdan kırmızı dijital yazılarla geçerek karşımdakine yansıması gibi... Benim için aksi mümkün değil. Kendi aile ortamımda bile beceremedim bugüne kadar. İçim acırken, ağlarken, sinirliyken, üzgünken, düşünceliyken hiç dışıma başka türlüymüş gibi yansıtamadım.
Ne acı ki şarkı söyleyebilmek istiyorsam eğer, bu dünyada bu dünyanın kurallarına ayak uydurmam gerekiyormuş. Düz olmak işe yaramıyormuş, hatta düz olmamak gerekiyormuş. "Sivri" olmak gerekiyormuş.
Çok komik bir durum olmuştu albüm ilk çıktığında. İzlenme oranı yüksek, benim için önemli bir tv programına çıkmıştım, orada bulunduğum süre içinde de ettiğim kelimeler "teşekkürler, evet, hayır" olmuştu, "Yağmur"u playback söylemiştim, bir de bir-iki soruya cevap vermiştim. O programdan sonra "ne kadar sıkıcı kız, hiç konuşmuyor" gibi cümleler duymuştum ve okumuştum. Halbuki ben, tam da büyüklerimin bana öğrettiği gibi kimsenin sözünü kesmemeye çalışıyordum -hele de yanımda Türkiye'nin en iyi seslerinden biri kabul edilen biri otururken- saygısızlık etmemek adına, ama garip bir şekilde de benim dışımda herkes aynı anda konuşuyor, birbirinin konuşmasını bölüyor, daha da garibi anlaşabiliyorlardı. Ceynur o programda bir "sivri"lik yapsaydı, hafızalardan silinmeyecek bir çıkış mesela, muhtemelen bugün daha çok tanınıyor olurdu.
- Ama benim amacım insanların beyninde öyle yer etmek değil ki?! Şarkı söylemek...
- :) Olmaz Ceynur, insanlar seni merak etmezse, talep de etmezler. O zaman da şarkı söyleyemezsin. Söylersin de, evde bulaşık yıkarken, efendime söyleyeyim ütü yaparken falan... Öyle büyük konserler vermek hayal olur.
E ne oldu? Sesim güzelmiş, iyi şarkı söylüyormuşum, daha da önemlisi şarkı söylemek en sevdiğimmiş, ne önemi var? İnsanların gözünde hiçbir önemi yok. Hem de hiç... Hiç........
İnsan sevdiği işi yaparsa, çok daha başarılı olurmuş. Çok inanırdım ben buna , ama burada bir ikileme düşmüyor değilim. Şarkı söylemekten gerçekten keyif almayan insanlar daha "başarılı" oluyorlarsa, başarıya giden yolda ben baya yanlış adımlar atıyorum demektir. Burası benim için doğru yer mi? Hedefim hayallerime kavuşmaksa, bu yolda herşey mübah mıdır? Yapmalı mıyım? Yapabilir miyim? Sorular, sorular, bitmeyen sorular... Nerede cevaplar???
3 Ekim 2011 Pazartesi
Dünler, bugünler, yarınlar...
Dünün dünde kalması ne kadar garip bir durum. Yani hayat bu, tabi ki dün dünde kalacak, geleceği başka türlü yaşayamayız mantığını tartışmak için söylemiyorum ama dünün dünde kalması düşündüğümüzden çok daha önemli bir durum sanki. Yani dünü, bir daha yaşanmayacağının hiç bilincinde değilmişiz gibi yaşıyoruz. E yazık olmuyor mu? Oluyor. Şimdi, ben de dahil olmak üzere hiçbirimiz "aaaa tabii, her günün değerini bilmek lazım, bu günler bir daha geri gelmeyecek" gibi cümleler kurmakta zorlanmıyoruz fakat bu kadar kolay mı?
Ben mesela, hayatı tarafından bir zamanlar ufak bir oyuna dahil edilmiş bir insan olarak, hala yarınlarımın sayısı sonsuzmuş gibi davranıyorum. Abuk subuk şeylere surat asıyorum, yok efendim regl dönemimin arifesindeymişim diye dünyayı insanlara kolayca dar edebiliyorum, istediğim olmadığında kendimi dünyanın en mutsuz insanı ilan ediyorum ve bu liste böyle uzar gider. Halbuki bugün bana şu kadar ömrün kaldı deseler, tüm bunlardan pişmanlık duymaz mıyım? Kalan ömrümü nasıl yaşayacağımı bilemediğim için iki ayağım bir pabuca girmez mi? Paniğe kapılmaz mıyım? Korkmaz mıyım? Üzülmez miyim? Aaaahh çiçekler böcekler, bir zamanlar değerinizi bilemedim, ben gideceğim, siz hala bu dünyada kalacaksınız, salak kafam, diye hayıflanmaz mıyım? Tüm bunlara "evet"...
Peki ama neden tüm bunlara gerek kalmadan, ben yeniden sağlıklı ve istediklerinin çoğunu elde edebilmiş mutlu bir insanken, hayatın değerini bilerek geçiremiyorum günlerimi? Ne sorunum var benim? Neden küçük olayları büyük dertlermiş gibi algılıyorum hala? Kadın olduğum için mi? Hormonlarım mı böyle çalışıyor? Yoksa hayatın kendisi bu mu? -Bir tür yuvarlanmaca...
Neden buna engel olamıyorum!!??
Bu sorulara kendim cevap bulmaya çalışarak doğru bir şey mi yapıyorum bilemiyorum ama bu durumu çözmek istiyorum. En azından kalan hayatımı kutlamak istiyorum. Genelleme yapamayacak kadar bilgisizim insanlar hakkında, ama kendim için şunu söyleyebilirim. Kendi hayatıma karşı gayet nankörüm. Bir kere işaret almışken hala kendime çeşitli mutsuzluklar yaratabiliyor olmam bunun açık bir göstergesi. Bunu yapmayı bırak Ceynur. Çok geç olmadan...
Ben mesela, hayatı tarafından bir zamanlar ufak bir oyuna dahil edilmiş bir insan olarak, hala yarınlarımın sayısı sonsuzmuş gibi davranıyorum. Abuk subuk şeylere surat asıyorum, yok efendim regl dönemimin arifesindeymişim diye dünyayı insanlara kolayca dar edebiliyorum, istediğim olmadığında kendimi dünyanın en mutsuz insanı ilan ediyorum ve bu liste böyle uzar gider. Halbuki bugün bana şu kadar ömrün kaldı deseler, tüm bunlardan pişmanlık duymaz mıyım? Kalan ömrümü nasıl yaşayacağımı bilemediğim için iki ayağım bir pabuca girmez mi? Paniğe kapılmaz mıyım? Korkmaz mıyım? Üzülmez miyim? Aaaahh çiçekler böcekler, bir zamanlar değerinizi bilemedim, ben gideceğim, siz hala bu dünyada kalacaksınız, salak kafam, diye hayıflanmaz mıyım? Tüm bunlara "evet"...
Peki ama neden tüm bunlara gerek kalmadan, ben yeniden sağlıklı ve istediklerinin çoğunu elde edebilmiş mutlu bir insanken, hayatın değerini bilerek geçiremiyorum günlerimi? Ne sorunum var benim? Neden küçük olayları büyük dertlermiş gibi algılıyorum hala? Kadın olduğum için mi? Hormonlarım mı böyle çalışıyor? Yoksa hayatın kendisi bu mu? -Bir tür yuvarlanmaca...
Neden buna engel olamıyorum!!??
Bu sorulara kendim cevap bulmaya çalışarak doğru bir şey mi yapıyorum bilemiyorum ama bu durumu çözmek istiyorum. En azından kalan hayatımı kutlamak istiyorum. Genelleme yapamayacak kadar bilgisizim insanlar hakkında, ama kendim için şunu söyleyebilirim. Kendi hayatıma karşı gayet nankörüm. Bir kere işaret almışken hala kendime çeşitli mutsuzluklar yaratabiliyor olmam bunun açık bir göstergesi. Bunu yapmayı bırak Ceynur. Çok geç olmadan...
1 Ekim 2011 Cumartesi
İçime özür yazısı.
Ben sustum, içim konuşmaya başladı. Uzun zamandır içime damlatmışım tüm düşüncelerimi. Yeni farkediyorum. Keşke çok daha önce gelebilseymişim şu an bulunduğum noktaya. Daha çabuk müdahale edebilseymişim...
Ben içimi hiç önemsememişim meğer. Ardiye gibi kullanmışım. Elime geçen her hissimi kayıtsızca attığım bir yere, çözmeye üşendiğim dertlerimi kendi kendilerine yok olurlar umuduyla üzerlerini güzelce örtüp bıraktığım bir çöplüğe dönüşmüş zamanla. Halbuki ne kadar önemliymiş içim. O, ayaklanınca oturmak bilmiyormuş, haberim yokmuş. Ne kadar yabancıymışım içime... Kendime...
Şimdi burada, tek bir zeytin ağacının altında, rüzgarın dalgalandırdığı denize bakarken, kaç senedir gelip baktığım ama ilk defa bugün gördüğum güzelliklerden tek dileğim -çünkü her birinin ruhu var, yeni farkediyorum- içimin beni affetmesi... Dürüst olmam gerekiyor kendime, bunun için içimin desteğine ihtiyacım var. Ancak o zaman dilediğim huzuru bulabileceğimi farkettim. Tüm komplekslerimi, korkularımı, hayallerimi, savaşlarımı, tedirginliklerimi dürüstçe dile getirebilmem için içimin çok sağlam durması gerekiyor. Çıkış noktam bu olacak. Gerisinin kendiliğinden gelmesini umuyorum.
Şimdi içimi temizleme vakti... Zor bir yol ve kabulleniş olacak sanırım. İyi şanslar bana...
Ben içimi hiç önemsememişim meğer. Ardiye gibi kullanmışım. Elime geçen her hissimi kayıtsızca attığım bir yere, çözmeye üşendiğim dertlerimi kendi kendilerine yok olurlar umuduyla üzerlerini güzelce örtüp bıraktığım bir çöplüğe dönüşmüş zamanla. Halbuki ne kadar önemliymiş içim. O, ayaklanınca oturmak bilmiyormuş, haberim yokmuş. Ne kadar yabancıymışım içime... Kendime...
Şimdi burada, tek bir zeytin ağacının altında, rüzgarın dalgalandırdığı denize bakarken, kaç senedir gelip baktığım ama ilk defa bugün gördüğum güzelliklerden tek dileğim -çünkü her birinin ruhu var, yeni farkediyorum- içimin beni affetmesi... Dürüst olmam gerekiyor kendime, bunun için içimin desteğine ihtiyacım var. Ancak o zaman dilediğim huzuru bulabileceğimi farkettim. Tüm komplekslerimi, korkularımı, hayallerimi, savaşlarımı, tedirginliklerimi dürüstçe dile getirebilmem için içimin çok sağlam durması gerekiyor. Çıkış noktam bu olacak. Gerisinin kendiliğinden gelmesini umuyorum.
Şimdi içimi temizleme vakti... Zor bir yol ve kabulleniş olacak sanırım. İyi şanslar bana...
30 Eylül 2011 Cuma
Ben. Şimdi. Burada.
Alaçatı uçuyor... Heryerde rüzgarın sesi var... Tam olarak olmasa da "uuuuuuu"ya benzer bir ses... O kadar. Sadece onun sesi... Bu yüzden çok güzel. Başka hisler uyandırıyor insanda. Derinlik hissi... Boşluk hissi... Kendini aramaya yöneltiyor insani. Sakin ama bir o kadar kararlı. Ben burdayım diyor. Sanırım içinde bulunduğum bu ortamdan sonuna kadar faydalanmalıyım. Yoksa salaklık etmiş olurum. Bu yüzden yazıyı kısa ve öz tutuyorum. Kendime dönüyorum.
29 Eylül 2011 Perşembe
Tanrı Bahçeyi suluyor.
Saat 8 olmuş, uyandım. Bugün bana yolculuk var. Canım Alaçatı'ma bir gidip bakıp, iki gün sonra döneceğim. Erken kallkan çok yol alır misali -halbuki ne alakası var, benim yerime o yolu uçak katedecek- uyandım. Böyle bir yerlere gideceğim zaman, evden çıkmama en az iki saat kala uyanmak gibi bir huyum var. Evimle vedalaşma mıdır nedir bilinmez, lüzumsuz sağı solu toparlamalar, boş boş etrafa bakınmalar yaşıyorum. Ne olacaksa biz evde yokken... Sanki inler cinler gelip parti verecekler de aman ev toplu olmazsa ayıp olur! Neyse, uyandım, ilk işim -normalde pek yapmam- camdan dışarı bakmak oldu. Hayatımda ilk kez gördüm böyle birşeyi. Ufak bulutların arasından inanılmaz bir ışık vuruyor toprağa, ve düz, dümdüz, hiç rüzgarsız, yağıyor yağmur. Ama çok sakin. Sanki biri ağlıyormuş gibi... Çok ihtiyacı varmış o gözyaşlarını dökmeye gibi... Direk... Dolambaçsız...Sonra düşündüm. Ne garip! Kendimi çok küçük hissettim.
- E, küçüksün zaten Ceynur. Hepimiz küçüğüz.
Evet, küçüğüz, ufacığız. Dünya dediğimiz yerin içinde nokta kadar bile değiliz belki. Ben huzurla evimde, dışarı bakıp yağmura böyle duygusal yüklemeler yaparken, şu an belki kimler ne dertlerle uğraşıyor. Nerelerde...Kimlerle... Böyle sorular var işte kafamda bugün. Neden varız? Bu kadar ufacık ve aslında önemsizken biz, sorunlarımız niye büyük oluyor? Yoksa onları biz mi büyütüyoruz gözümüzde? Tanrı'nın bahçesinde (amma da havalısın Ceynur, niye Tanrı diyorsun ki, her gün Allah diye bahsetmiyor musun sanki ondan) oyun oynayan PS karakterleri miyiz? Ancak doğru adımlarla ve stratejilerle mi bizim için ideal hayatı yaşayabiliriz? Düşününce, hayat tercihlerden oluşuyor. Sadece tercihler üzerine kurulu bir oyun mu bu? Eğer öyleyse bu tercihleri çocukluktan itibaren yapmıyor muyuz? Ve bu haksızlık değil mi?
Ben gidiyorum. Alaçatı'ya... Bir düşünüp geleceğim.
Belki bu da bir tercihtir.
- E, küçüksün zaten Ceynur. Hepimiz küçüğüz.
Evet, küçüğüz, ufacığız. Dünya dediğimiz yerin içinde nokta kadar bile değiliz belki. Ben huzurla evimde, dışarı bakıp yağmura böyle duygusal yüklemeler yaparken, şu an belki kimler ne dertlerle uğraşıyor. Nerelerde...Kimlerle... Böyle sorular var işte kafamda bugün. Neden varız? Bu kadar ufacık ve aslında önemsizken biz, sorunlarımız niye büyük oluyor? Yoksa onları biz mi büyütüyoruz gözümüzde? Tanrı'nın bahçesinde (amma da havalısın Ceynur, niye Tanrı diyorsun ki, her gün Allah diye bahsetmiyor musun sanki ondan) oyun oynayan PS karakterleri miyiz? Ancak doğru adımlarla ve stratejilerle mi bizim için ideal hayatı yaşayabiliriz? Düşününce, hayat tercihlerden oluşuyor. Sadece tercihler üzerine kurulu bir oyun mu bu? Eğer öyleyse bu tercihleri çocukluktan itibaren yapmıyor muyuz? Ve bu haksızlık değil mi?
Ben gidiyorum. Alaçatı'ya... Bir düşünüp geleceğim.
Belki bu da bir tercihtir.
28 Eylül 2011 Çarşamba
Acımasız Gerçekler...
Bu hayatında bir dilek hakkın var, söyle ve hemen olsun deselerdi, yemek yemeyi farklı şekilde algılamayı dilerdim. (Gerçi bu, benim basit bir dileği bile ne kadar komplike algıladığımı ve düşündüğümü gösteriyor,- para de mesela di mi? tek kelimelik birşey söyle, yok olmaz, ille bu taraflara gidecek beyin!! -kendime bu konuda acıyorum, değiştirmem gereken huylarım arasına bu konuyu da hemen şimdi ekliyorum)
Neyse konuya dönmem lazım, zira kafamda bin beş yüz düşünce, dağılmaya çok müsaidim bu sabah... (Hala konuya dönmedin Ceynur)
Yemek yemeyi antidepresan olarak gördüğümü sonunda kabul ettim. Dün gece... 33 yaşında olduğumu düşünürsek, hayattaki sıkıntılarımı ve buna bağlı olarak vücudumun ne kadar deforme olduğunu tahmin edebilirsiniz. Sıkıntı-yemek-tartışma-yemek-ayrılık-yemek-aşk-yemek-kavga-yemek-kafada bin tilki-yemek-uykusuzluk-çikolata (burada bir istisna oluyor, nedenini ben de bilmiyorum, şeker hastası olabilir miyim??) Ve bu böyle gitmiş hep. Halbuki ne kadar çok imrendiğim insanlar var, canları bir şeye sıkkın olduğunda yemeden içmeden kesilen... Keşke onlardan biri olsaydım demiyor değilim hani. Yok ama, ben bir tencere makarnayı yerken hiç acımam.
Peki sonuç?? Kendime genel olarak daha mutlu bir insan olmak için bir sebep daha bulmuş oldum. Çünkü bu başka türlü toparlanacak bir durum değil. Ayrıca bir taşla da iki kuş vurmuş olurum fena mı?
Ayrıca yemeklere de yazık. Onların değerini bilen, yerken ağzına benimkinin üçte biri kadar lokmayı götürebilen (ki olması gereken bu) ve ağzına o lokmayı ilk koyduğu andan itibaren benimkinin aksine tek düşüncesi o lokmadan zevk almak olan, yine benimkinin aksine yavaş çiğneyen (bunu yazarken elim klavyede daha yavaş hareket etti, enteresan), yerken "mmmmhhh..." gibi sesler çıkartan, az bir miktarla doyabilen (çünkü benim gibi gözlerinin doymaması gibi bir sorunları olmuyor bu insanların), doyduklarında bir tabak daha yemeyi şuursuzca düşünmeyen ve bittiğinde de yemek onları değil de onlar yemeği tüketmiş olmaktan zevk alan insanların o yemekleri benden daha çok hak ettiklerini düşünüyorum. Ben hemen burada kendim de yemek yerken nasıl hisler içinde olduğumu anlatırdım ama yazı uzun olur, okuyan sıkılır, ona da yazık. İlle de yok yok bir tanım lazım derse eğer biri o zaman ben yemeği yerken onun canına okuyorum, maalesef :(
Neyse... Belki de önüme gelen yemeği yemeden önce ona bakıp ne kadar güzel göründüğünü ve koktuğunu fark edip, yerken de ona saygı göstermeliyim. Belki bu işe yarar.
- Yemeğe saygı göstermek... Kulağa delice gelse de-çünkü yemeğe bir kişilik yüklemiş oluyorum-sanki doğru bir yaklaşım. Denemek lazım...Deneyeceğim...Bakalım yemek bana ne cevap verecek. (heheh)
Son bir söz: Yapabilirim. :)
Neyse konuya dönmem lazım, zira kafamda bin beş yüz düşünce, dağılmaya çok müsaidim bu sabah... (Hala konuya dönmedin Ceynur)
Yemek yemeyi antidepresan olarak gördüğümü sonunda kabul ettim. Dün gece... 33 yaşında olduğumu düşünürsek, hayattaki sıkıntılarımı ve buna bağlı olarak vücudumun ne kadar deforme olduğunu tahmin edebilirsiniz. Sıkıntı-yemek-tartışma-yemek-ayrılık-yemek-aşk-yemek-kavga-yemek-kafada bin tilki-yemek-uykusuzluk-çikolata (burada bir istisna oluyor, nedenini ben de bilmiyorum, şeker hastası olabilir miyim??) Ve bu böyle gitmiş hep. Halbuki ne kadar çok imrendiğim insanlar var, canları bir şeye sıkkın olduğunda yemeden içmeden kesilen... Keşke onlardan biri olsaydım demiyor değilim hani. Yok ama, ben bir tencere makarnayı yerken hiç acımam.
Peki sonuç?? Kendime genel olarak daha mutlu bir insan olmak için bir sebep daha bulmuş oldum. Çünkü bu başka türlü toparlanacak bir durum değil. Ayrıca bir taşla da iki kuş vurmuş olurum fena mı?
Ayrıca yemeklere de yazık. Onların değerini bilen, yerken ağzına benimkinin üçte biri kadar lokmayı götürebilen (ki olması gereken bu) ve ağzına o lokmayı ilk koyduğu andan itibaren benimkinin aksine tek düşüncesi o lokmadan zevk almak olan, yine benimkinin aksine yavaş çiğneyen (bunu yazarken elim klavyede daha yavaş hareket etti, enteresan), yerken "mmmmhhh..." gibi sesler çıkartan, az bir miktarla doyabilen (çünkü benim gibi gözlerinin doymaması gibi bir sorunları olmuyor bu insanların), doyduklarında bir tabak daha yemeyi şuursuzca düşünmeyen ve bittiğinde de yemek onları değil de onlar yemeği tüketmiş olmaktan zevk alan insanların o yemekleri benden daha çok hak ettiklerini düşünüyorum. Ben hemen burada kendim de yemek yerken nasıl hisler içinde olduğumu anlatırdım ama yazı uzun olur, okuyan sıkılır, ona da yazık. İlle de yok yok bir tanım lazım derse eğer biri o zaman ben yemeği yerken onun canına okuyorum, maalesef :(
Neyse... Belki de önüme gelen yemeği yemeden önce ona bakıp ne kadar güzel göründüğünü ve koktuğunu fark edip, yerken de ona saygı göstermeliyim. Belki bu işe yarar.
- Yemeğe saygı göstermek... Kulağa delice gelse de-çünkü yemeğe bir kişilik yüklemiş oluyorum-sanki doğru bir yaklaşım. Denemek lazım...Deneyeceğim...Bakalım yemek bana ne cevap verecek. (heheh)
Son bir söz: Yapabilirim. :)
Rüyalarımla barışma yazısı
Ben çok rüya görürüm. Hemen hemen her gece... Hayatımdan insanlar... Hayatımdan olmayan insanlar... Hayatın içinden olaylar ya da sıradışı konular... Fizik kurallarına aykırı detaylar ya da çok sade bir aşk hikayesi... Her şey var rüyalarımda.
Dün gece rüyamda bir kadın gördüm. Kadının adı Beatrice'miş ama yüzü şu an Türkiye'de yayınlanan bir dizide oynayan bir oyuncunun da yüzüydü ayrıca. Bir katedral varmış. Katedralin avlusunun çapı, kadının adım sayısıyla tam olarak ölçülebildiği, hiçbir fazlalık ya da eksiklik kalmadan tam olarak ayak ucu duvara değerek ölçülebildiği için kadını o katedrale hapsediyorlarmış. Kadın çok üzgünmüş. Bu bir tür lanetlenmeymiş. Ve avlunun katedrale açılan kapısından içeri girerse eğer, bu lanetten hiç kurtulamayabilirmiş. Ama elinde değilmiş. Çünkü zaman geçtikçe katedralin içinde ne olduğuna karşı oluşan merakı kocaman olmuş. Ve ben rüyamda bu kadının, katedralin kapısı tarafından içeri doğru çekildiğini gördüm. Uyandığımda da kafamda beş notalık basit bir melodi dönüyordu.
Şimdi ben bu rüyayı neden gördüm. Her gece gördüklerimi neden görüyorum? Rüyalarım bilinçaltımdan mı oluşuyor gerçekten? Yoksa biilinçaltım mı rüyalarımın esiri haline gelmiş? Sanırım bunu hiçbir zaman bilemeyecğim.. Bilmek istiyor muyum ondan da çok emin değilim. Çünkü en çok rüyalarımda özgürüm. Gördüklerim bazı sabahlar dehşete uğramış bir şekilde uyanmama sebep de olsalar, hayatım boyunca yaşayamayacağım birçok şeyi-uçmak gibi- rüyalarımda yaşıyorum. Belki de bu yüzden beynim onları hafızaya alıyor ve ne gördüğümü hatırlıyorum. Yani beynim rüyalarıma resmen sarılıyor. Burdan şu sonuca varabilirim: Benim aslında iki hayatım var. Rüyalarımdaki hayatım, gerçek hayatımın içinde. Bazen de gerçek hayatım, rüyalarımdaki hayatımın içinde. Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan?? Ne önemi var? Bunu çözeyim derken hayat geçer diye endişeleniyorum. Nasılsa bir gün öleceğim.... Her iki hayatım da elimden gidecek. İyisi mi ben hazır varlarken, ikisini de yaşayayım. (Yaşayayım kelimesi birden ne de çok garip geldi, yaşiim yazsam daha mı iyiydi?)
- Sus Ceynur!
- Tamam. Sustum.
Dün gece rüyamda bir kadın gördüm. Kadının adı Beatrice'miş ama yüzü şu an Türkiye'de yayınlanan bir dizide oynayan bir oyuncunun da yüzüydü ayrıca. Bir katedral varmış. Katedralin avlusunun çapı, kadının adım sayısıyla tam olarak ölçülebildiği, hiçbir fazlalık ya da eksiklik kalmadan tam olarak ayak ucu duvara değerek ölçülebildiği için kadını o katedrale hapsediyorlarmış. Kadın çok üzgünmüş. Bu bir tür lanetlenmeymiş. Ve avlunun katedrale açılan kapısından içeri girerse eğer, bu lanetten hiç kurtulamayabilirmiş. Ama elinde değilmiş. Çünkü zaman geçtikçe katedralin içinde ne olduğuna karşı oluşan merakı kocaman olmuş. Ve ben rüyamda bu kadının, katedralin kapısı tarafından içeri doğru çekildiğini gördüm. Uyandığımda da kafamda beş notalık basit bir melodi dönüyordu.
Şimdi ben bu rüyayı neden gördüm. Her gece gördüklerimi neden görüyorum? Rüyalarım bilinçaltımdan mı oluşuyor gerçekten? Yoksa biilinçaltım mı rüyalarımın esiri haline gelmiş? Sanırım bunu hiçbir zaman bilemeyecğim.. Bilmek istiyor muyum ondan da çok emin değilim. Çünkü en çok rüyalarımda özgürüm. Gördüklerim bazı sabahlar dehşete uğramış bir şekilde uyanmama sebep de olsalar, hayatım boyunca yaşayamayacağım birçok şeyi-uçmak gibi- rüyalarımda yaşıyorum. Belki de bu yüzden beynim onları hafızaya alıyor ve ne gördüğümü hatırlıyorum. Yani beynim rüyalarıma resmen sarılıyor. Burdan şu sonuca varabilirim: Benim aslında iki hayatım var. Rüyalarımdaki hayatım, gerçek hayatımın içinde. Bazen de gerçek hayatım, rüyalarımdaki hayatımın içinde. Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan?? Ne önemi var? Bunu çözeyim derken hayat geçer diye endişeleniyorum. Nasılsa bir gün öleceğim.... Her iki hayatım da elimden gidecek. İyisi mi ben hazır varlarken, ikisini de yaşayayım. (Yaşayayım kelimesi birden ne de çok garip geldi, yaşiim yazsam daha mı iyiydi?)
- Sus Ceynur!
- Tamam. Sustum.
26 Eylül 2011 Pazartesi
DÜŞ ÜN CE / DÜŞÜNCE ???
Uyandım, düşündüm. Tavana baktım, düşündüm. Yana döndüm, düşündüm. Gözümü kapattım, düşündüm. Kalktım, tuvalete girdim, düşündüm. Aynada kendime baktım, düşündüm. İlacımı içtim, içerken bile düşündüm.
- Düşünme Ceynur!
Ama düşündüm. Ne çok düşünüyorum!! Durmam lazım... Biraz sakin olmam...
- Sabah sabah bu kadar çok düşünülmez ki! Bi dur! N'oluyor ki bu kadar çok düşünüyorsun?? Sen düşününce ne oluyor, çözüm mü üretiyorsun sanki? Yok! Bu senin hayattaki ev ödevin. Düşünmek...
Ben ev ödevini sevmem ki... Hiç sevmem hem de.
- Ama düşündükçe daha da düşüyorsun Ceynur. O ne olacak?
Hmmmm... Evet. Bu durumda düşünmeyi de azaltmak lazım. Da o nasıl olacak??
- Düşünme Ceynur!
Ama düşündüm. Ne çok düşünüyorum!! Durmam lazım... Biraz sakin olmam...
- Sabah sabah bu kadar çok düşünülmez ki! Bi dur! N'oluyor ki bu kadar çok düşünüyorsun?? Sen düşününce ne oluyor, çözüm mü üretiyorsun sanki? Yok! Bu senin hayattaki ev ödevin. Düşünmek...
Ben ev ödevini sevmem ki... Hiç sevmem hem de.
- Ama düşündükçe daha da düşüyorsun Ceynur. O ne olacak?
Hmmmm... Evet. Bu durumda düşünmeyi de azaltmak lazım. Da o nasıl olacak??
Do it do it just do it!!!
Büyük bir sorunum olduğunu farkettim. Kendi kendime hayatım boyunca yaratmış olduğum, git gide kocaman olmuş bir sorun. Kendimi ifade etmekle ilgili... İstediklerimi, istemediklerimi, sevdiklerimi, sevmediklerimi, düşündüklerimi, hissettiklerimi dürüstlükle dile getirmiyormuşum. Ve üstelik bunun altında başka bir düşünce ya da niyet yatmıyormuş. Ben sadece düşünüyormuşum ama söylemiyormuşum. Birilerinin kalbini kırmaktan, onları üzmekten, kaba görünmekten, kötü insan olmaktan, onaylanmamaktan, eleştirilmekten, anlaşılmamaktan ve bunlar gibi birçok şeyden korkuyormuşum. Bunun haklı bir durum olduğunu asla iddia etmemekle birlikte çevremin ister istemez üzerimde yarattığı bir durum olduğunu düşünmeye başladım. Bencilliği kötü birşey gibi algılıyoruz çünkü çoğu zaman. Kendi adıma konuşmak gerekirse ben öyle algılıyordum. Hoşuma gitmeyen bir durumun içinde olduğumda bunu istemediğimi dile getirmenin -özellikle de karşınızdakiler istiyorlarsa- "ayıp" olduğunu, böyle bir yaklaşımda bulunursam bunun bencillik olduğunu düşünüyordum. Ve böylece istemeden bir şeyi yapmak "durumunda kalıyordum". Ve çok acı ama bu benden başka kimsenin suçu olmuyormuş, bunu fark ettim. Böylece sevimsiz suratlar zinciri yaratmış oluyorum, benim suratım asılıyor, bu ister istemez herkesi etkiliyor, bu böyle devam ediyor. Bunu yapmayı kesmem gerektiğini fark ettim. Bu hayat benim hayatım ve ne kadar klişe de olsa bir daha olmayacak bir hayat... Kendimi daha çok seversem, yani bu durumda biraz daha bencil olursam daha mutlu bir insan olacağımı farkettim. Daha mutlu ve huzurlu bir insan olmak istiyorum. Belki ben bu konuda herkesten geride kaldım, ya da belki de benim gibi birçok insan var bilemiyorum. Zararın neresinden dönersek kardır. Ben hayatımı değiştirmeye karar verdim. Size de bu yolda cesur olmanızı dilerim.. :)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)