İçimden Geldiği Gibi...
6 Mart 2012 Salı
İyi değilsin. Kötüsün.
Şöyle birşey farkettim. Bugüne kadar bana isteyerek ve son derece bilinçli bir şekilde en büyük kötülükleri yapan insanlara karşı bile intikam dolu duygular beslememişim. Ve bu benim kendim için yaptığım en iyi şey olmuş. Farkında olmadan kendime güzellik katmışım. Bundan dolayı kendimle gurur duydum. Çünkü kolay birşey değilmiş yaptığım... Ama başarmışım. Yine yapabilirim diyorum bu aralar kendi kendime. Çevremde çirkinlikleriyle boğuşan insanların bana bu durumlarını bulaştırmalarına izin vermeden ben olduğum gibi devam edebilirim yoluma. Beni de kendilerine benzetmelerine izin vermeden, kötü insan olmadan... Bilerek ve isteyerek kötülük yapan, buna rağmen iyi olduklarını iddia eden insanların istediklerini ellerine vermemeye kararlıyım. Ben sizi geride bırakırım. Siz farketmezsiniz bile... Hoşçakalın ve geçmiş olsun.
27 Kasım 2011 Pazar
25 Kasım 2011 Cuma
Tüm sevdiklerime...
İnsanın sevdiğini söylemesi önemli bence... Ya da en azından benim için önemli.. Hani filmlerde gördüğümüz "her günün değerini bil, sevdiklerine sevdiğini söyle, yarın böyle bir şansın olmayabilir, bu önemli birşey" şeklinde verilen bir mesaj gibi değil ama... Benim birini sevdiğimi söylemem ona söylüyor olmamın dışında kendime de söylemem açısından önemli... Değerli...
Bazen bu detay yokmuş hayatımda gibi davranabiliyorum. Hayatımın bana bahşettiği hengamenin içinde sürüklenirken başka biriymişim gibi görünebiliyorum. Bu öyle çok basit, anlaşılabilir, kolaycacık çözülebilir birşey değil, zaten bunu farketmem bile bir zaman alıyor. Bu durumu çoğunlukla, aklımla kalbim farklı yollarda yürümek istedikleri zaman yaşıyorum. O zaman işin içinden çıkabilmek için bir takım savunma mekanizmaları yüklüyorum kendime. Böyle olduğunda da karmaşıklaşıyorum. Etrafıma yaydığım ışığın anlamını kimse çözemez hale geliyor durum. Nerede kaldı sevdiğimi anlamak...
Halbuki daha basit bir insanım ben... Daha düz... Sevdiğini ve sevmediğini çok açık ve direkt belli eden, bu durumu, istemese de elinin işaret parmağının ucuna bile yansıtan, her türlü anlaşılacak bir vücut diline sahip olan bir insanım. Ama yine de dile getirmek istiyorum hissettiğimi... Dile getirmek başka birşey, çok ayrı.... Kendini karşındakinin kucağına en savunmasız halinle bırakmak gibi... En çıplak, en dürüst halinle... Üzerine kurulabilecek hiçbir cümle bırakmayan bir durum... Bir nev-i sorumluluk yüklermiş gibi görünen ama bir o kadar da değil çünkü cevap almayı beklemeden kurduğum bir cümle... Belki de en güzel sessizlik... Seviyor olduğumu söylemenin gururunun doldurduğu bir sessizlik. Çünkü benim için sevmek çok da kolay değil. Herkesi ve herşeyi sevebilen bir insan değilim. Bu yüzden sevmek bu kadar kıymetli, önemli benim için. Tabi söyleyebilmek de... Yeri gelmişken tekrar söylemek isterim sevdiğime: "Seni Seviyorum."
Bazen bu detay yokmuş hayatımda gibi davranabiliyorum. Hayatımın bana bahşettiği hengamenin içinde sürüklenirken başka biriymişim gibi görünebiliyorum. Bu öyle çok basit, anlaşılabilir, kolaycacık çözülebilir birşey değil, zaten bunu farketmem bile bir zaman alıyor. Bu durumu çoğunlukla, aklımla kalbim farklı yollarda yürümek istedikleri zaman yaşıyorum. O zaman işin içinden çıkabilmek için bir takım savunma mekanizmaları yüklüyorum kendime. Böyle olduğunda da karmaşıklaşıyorum. Etrafıma yaydığım ışığın anlamını kimse çözemez hale geliyor durum. Nerede kaldı sevdiğimi anlamak...
Halbuki daha basit bir insanım ben... Daha düz... Sevdiğini ve sevmediğini çok açık ve direkt belli eden, bu durumu, istemese de elinin işaret parmağının ucuna bile yansıtan, her türlü anlaşılacak bir vücut diline sahip olan bir insanım. Ama yine de dile getirmek istiyorum hissettiğimi... Dile getirmek başka birşey, çok ayrı.... Kendini karşındakinin kucağına en savunmasız halinle bırakmak gibi... En çıplak, en dürüst halinle... Üzerine kurulabilecek hiçbir cümle bırakmayan bir durum... Bir nev-i sorumluluk yüklermiş gibi görünen ama bir o kadar da değil çünkü cevap almayı beklemeden kurduğum bir cümle... Belki de en güzel sessizlik... Seviyor olduğumu söylemenin gururunun doldurduğu bir sessizlik. Çünkü benim için sevmek çok da kolay değil. Herkesi ve herşeyi sevebilen bir insan değilim. Bu yüzden sevmek bu kadar kıymetli, önemli benim için. Tabi söyleyebilmek de... Yeri gelmişken tekrar söylemek isterim sevdiğime: "Seni Seviyorum."
17 Ekim 2011 Pazartesi
Başlıksız...
Bu aralar yazmıyorum. Daha çok düşünüyorum. Düşündüklerimi yazabilirim belki ama bir şey beni durduruyor. Durdurmasına izin veriyorum. Tereddüt etmeden... Zor zamanlar... Hassas zamanlar... Değişken insanlar... Zamanı bardağıma atıp suda çözülmesini bekliyorum. İlaç olsun diye herkese... Her şey güzel olacak. Herkes iyi olacak.
9 Ekim 2011 Pazar
I am the antika one today :)
Kötü huylarımı saymaya devam... Kötü mü değil mi onu da bilmiyorum da... Ama bir gariplik olduğu kesin. Pazar Pazar buna değinesim geldi.
Hayatımda olan herkese ama herkese seslenirken isimlerinin sonuna "cim, cım, cum" gibi eklentiler koyuyorum. Koyuyorum diyorum ama bunu bilerek ve isteyerek yaptığımı söylemeye çalışmıyorum. Bu zaman içerisinde bende bir alışkanlık haline gelmiş. Anneme anne yerine annecim demezsem kendimi garip hissediyorum. Çok keskin, kaba, sert geliyor kulağıma. Biri beni aradığında, telefonu açıp "bilmem ne abi" değil de "bilmem ne abicim" diyorum. Ben bunu böyle yazmaya devam ettikçe bu durum daha da komik gelmeye başladı bana. Niye böyle bir şey yapıyorum acaba? Bunun altında, insanlara karşı neredeyse işgüzarlığa varan bir hassasiyet gösteriyor olmam mı yatıyor? Karşımdaki kişinin adı neyse bunu olduğu şekliyle söylüyor olmak bana neden bu kadar yanlış geliyor, neden bu kadar rahatsız ediyor? Deli miyim? Abidik gubidik huylar geliştiriyorum. Üstelik bunu birisiyle tartışırken bile yapabiliyorum. Çok acaip değil mi?
Bence acaip ama bir taraftan da şu an şöyle bir ruh hali içindeyim tam olarak.
- Amaaaaaaaaaaannn takılacaksan sana gerçekten zarar veren huylarına takıl. Bunu değiştirsen ne olur değiştirmesen ne olur?
Bu yüzden, yazdım gitti. Okuyan da öğrenmiş oldu.
Not: cim'ler, cım'lar,cum'lar aslında ciğim'ler, cığım'lar, cuğum'lar olmalı da o sırada yazmaya üşendim. (Bu cümleyi yazana kadar yukarıdakileri düzeltmeyi tercih etmiyor olmam da ayrı bir antikalığım. Buyur buradan yak!)
PEACE...
Hayatımda olan herkese ama herkese seslenirken isimlerinin sonuna "cim, cım, cum" gibi eklentiler koyuyorum. Koyuyorum diyorum ama bunu bilerek ve isteyerek yaptığımı söylemeye çalışmıyorum. Bu zaman içerisinde bende bir alışkanlık haline gelmiş. Anneme anne yerine annecim demezsem kendimi garip hissediyorum. Çok keskin, kaba, sert geliyor kulağıma. Biri beni aradığında, telefonu açıp "bilmem ne abi" değil de "bilmem ne abicim" diyorum. Ben bunu böyle yazmaya devam ettikçe bu durum daha da komik gelmeye başladı bana. Niye böyle bir şey yapıyorum acaba? Bunun altında, insanlara karşı neredeyse işgüzarlığa varan bir hassasiyet gösteriyor olmam mı yatıyor? Karşımdaki kişinin adı neyse bunu olduğu şekliyle söylüyor olmak bana neden bu kadar yanlış geliyor, neden bu kadar rahatsız ediyor? Deli miyim? Abidik gubidik huylar geliştiriyorum. Üstelik bunu birisiyle tartışırken bile yapabiliyorum. Çok acaip değil mi?
Bence acaip ama bir taraftan da şu an şöyle bir ruh hali içindeyim tam olarak.
- Amaaaaaaaaaaannn takılacaksan sana gerçekten zarar veren huylarına takıl. Bunu değiştirsen ne olur değiştirmesen ne olur?
Bu yüzden, yazdım gitti. Okuyan da öğrenmiş oldu.
Not: cim'ler, cım'lar,cum'lar aslında ciğim'ler, cığım'lar, cuğum'lar olmalı da o sırada yazmaya üşendim. (Bu cümleyi yazana kadar yukarıdakileri düzeltmeyi tercih etmiyor olmam da ayrı bir antikalığım. Buyur buradan yak!)
PEACE...
8 Ekim 2011 Cumartesi
Bir nefes aldım.
Ne mutlu bana ki sabah kendi kendime sorduğum soruların cevabını akşam olmadan buldum. Tüm bunları yaşamamın bir sebebi varmış. Hayatın bana birşeyler öğretmesinin sebebi varmış. 33 yaşımın şu gününde yeni bir şey öğrendim. Enteresan bir durum benim için çünkü bugüne kadar doğru bildiğim birçok kuralı, bana böylesi yakışır dediğim birçok alışkanlığımı yıkacak bir gerçeklik karşıma çıkan. Biraz sarsıldım tabii. Ama önemli değil. Bir baktım ki bugünüme kadar tüm yeni adımları böyle sarsıntılardan sonra atmışım. Şimdi kendimi çok daha güçlü hissediyorum. Öğrendiklerimi uygulayarak devam edeceğim hayatıma. Başka sarsıntılar da olacak büyük ihtimalle ve her biri bana yeni şeyler katacak. Böyle böyle şekilleneceğim. Yukarıdakinin ellerindeki bir hamurmuşum da bana şekil veriyormuş gibi...
Evet... Bugün enteresan şeyler gösterdi hayat bana. İçinde bulunduğum durumda ne yapmam gerektiğini, ne yapmamam gerektiğini...İnsanların bazı şeyleri ne kadar çabuk unutabildiklerini... Bu durumda üzülmemem gerektiğini...Ve en önemlisi de maruz kaldığım duruma maruz kalmamanın elimde olduğunu öğrendim. Kendi gücümü, potansiyelimi, kendimi çok hafife aldığımı gördüm.
İçimde kaç gündür ilk defa hissettiğim bir rahatlama... Şimdi artık kendi sesimi duyabiliyorum. Sadece kendi sesimi... Bu böyle gitmeyecek elbette, yine başka seslere de kulak verecek kalbim ama bugün öğrendiğim dersten sonra "artık bir yere kadar"... Yüzümdeki gülümseyi kurutup bir defterin arasında saklayabilmek isterdim, umudumu tekrar kaybettiğim ya da kaybolduğum zamanlarda açıp bakabilmek için, hatırlayabilmek için. Bunu yapamayacağıma göre gülümsememi yaşatmaya bakacağım. Elimden geldiğince...
Evet... Bugün enteresan şeyler gösterdi hayat bana. İçinde bulunduğum durumda ne yapmam gerektiğini, ne yapmamam gerektiğini...İnsanların bazı şeyleri ne kadar çabuk unutabildiklerini... Bu durumda üzülmemem gerektiğini...Ve en önemlisi de maruz kaldığım duruma maruz kalmamanın elimde olduğunu öğrendim. Kendi gücümü, potansiyelimi, kendimi çok hafife aldığımı gördüm.
İçimde kaç gündür ilk defa hissettiğim bir rahatlama... Şimdi artık kendi sesimi duyabiliyorum. Sadece kendi sesimi... Bu böyle gitmeyecek elbette, yine başka seslere de kulak verecek kalbim ama bugün öğrendiğim dersten sonra "artık bir yere kadar"... Yüzümdeki gülümseyi kurutup bir defterin arasında saklayabilmek isterdim, umudumu tekrar kaybettiğim ya da kaybolduğum zamanlarda açıp bakabilmek için, hatırlayabilmek için. Bunu yapamayacağıma göre gülümsememi yaşatmaya bakacağım. Elimden geldiğince...
7 Ekim 2011 Cuma
Beni benden...
Hayat bize neler de öğretiyor... Niye öğretiyor? Bitecekse eğer, bu kadar acımasız olmak zorunda mı? Ben bunları öğrenirken belki hayatım kısalıyor, düşünen var mı? Öğrenmek istemiyorum. Öbür tarafta bir işe mi yarayacak öğrendiklerimiz? Orada da mı insan ilişkileri, yalanlar, riyakarlıklar, oyunlar olacak? Eğer öyleyse ben oraya da gitmek istemiyorum. Sadece durduğum bir yer hayal ediyorum. Durduğum... Konuşmadığım... Paylaşmadığım...
- Paylaşmadıktan sonra hayatın ne anlamı var?
Asıl gerçekleri paylaşmadıktan sonra, kalbinden geçenleri, aklından geçenleri çeşitli hesaplar yapıp söyleyemedikten sonra, paylaşmışsın paylaşmamışsın, ne geçiyor eline? İnsanların gözünde iyi insan mı oluyorsun? Hadi oluyorsun e yalan söylüyorsun?!! Aklın başka dudakların başka konuşuyor. Bu mu insan ilişkisi dedikleri? Rengini belli etmek neden bu kadar kötü algılanıyor?
Daha geçen gün yazmıştım, ben yapamam diye, bu yüzden beni sevmezler genelde diye, söylediklerimi sevmezler çünkü... Bilmişim de yazmışım. Yapamam ben. Yapmayacağım.
- Sen kaybedersin Ceynur! Bu köyün kuralı bu, uymak zorundasın.
Kaybedeyim o zaman. Uyamam çünkü. O ne ya? Aklındakinden geçenin tam tersinin dudaklarından dökülmesi ne kadar yazık bir durum?!! Neyi kimi kazanmak için böyle politikalar güdülüyor ki? E hadi kazandın, harcadıkların ne olacak? Onlara karşı kendini nasıl kötü hissetmeyeceksin? Bu mudur oyunun temelindeki kural?
Sen konuş, konuş, konuş, asıl konuşman gereken zamanda sus, olacak iş mi? Benim aklıma yatmıyor, yatamıyor. İyi gelmiyor bana bunlar. Görüp de görmemezlikten gelemiyorum. Belki de yalnız kalmak lazım hayatta bunlarla dolup taşmamak için. O zaman hayat anlamını yitirir mi? Belki de insanlar hayatlarını sürdürebilmek için, aynı suya ihtiyaç duydukları gibi, bu ilişkileri kurmaya ihtiyaç duyuyorlar. İlişkilerin düz olmayan grafiğinde aynı bir lunapark trenindeymiş gibi, dalgalanmaktan, o inişleri çıkışları yaşamaktan besleniyorlar, kim bilir...
Bana göre değil. Direniyorum. İstemiyorum. En yakınımdakilerin bile söylediklerine kapattım kulaklarımı. O zaman ben, ben olmam çünkü.
- Paylaşmadıktan sonra hayatın ne anlamı var?
Asıl gerçekleri paylaşmadıktan sonra, kalbinden geçenleri, aklından geçenleri çeşitli hesaplar yapıp söyleyemedikten sonra, paylaşmışsın paylaşmamışsın, ne geçiyor eline? İnsanların gözünde iyi insan mı oluyorsun? Hadi oluyorsun e yalan söylüyorsun?!! Aklın başka dudakların başka konuşuyor. Bu mu insan ilişkisi dedikleri? Rengini belli etmek neden bu kadar kötü algılanıyor?
Daha geçen gün yazmıştım, ben yapamam diye, bu yüzden beni sevmezler genelde diye, söylediklerimi sevmezler çünkü... Bilmişim de yazmışım. Yapamam ben. Yapmayacağım.
- Sen kaybedersin Ceynur! Bu köyün kuralı bu, uymak zorundasın.
Kaybedeyim o zaman. Uyamam çünkü. O ne ya? Aklındakinden geçenin tam tersinin dudaklarından dökülmesi ne kadar yazık bir durum?!! Neyi kimi kazanmak için böyle politikalar güdülüyor ki? E hadi kazandın, harcadıkların ne olacak? Onlara karşı kendini nasıl kötü hissetmeyeceksin? Bu mudur oyunun temelindeki kural?
Sen konuş, konuş, konuş, asıl konuşman gereken zamanda sus, olacak iş mi? Benim aklıma yatmıyor, yatamıyor. İyi gelmiyor bana bunlar. Görüp de görmemezlikten gelemiyorum. Belki de yalnız kalmak lazım hayatta bunlarla dolup taşmamak için. O zaman hayat anlamını yitirir mi? Belki de insanlar hayatlarını sürdürebilmek için, aynı suya ihtiyaç duydukları gibi, bu ilişkileri kurmaya ihtiyaç duyuyorlar. İlişkilerin düz olmayan grafiğinde aynı bir lunapark trenindeymiş gibi, dalgalanmaktan, o inişleri çıkışları yaşamaktan besleniyorlar, kim bilir...
Bana göre değil. Direniyorum. İstemiyorum. En yakınımdakilerin bile söylediklerine kapattım kulaklarımı. O zaman ben, ben olmam çünkü.
WTF?????
Kime güven? Kime güvenme? Güven mi? Güvenme mi? Bu ne? Ne bu? Kimsin? Kim olduğunu sanıyorsun? Kafan mı karışık? Bu hayatı burada bırakıp, gidip bir başkasında mı yaşamak istiyorsun? Hani filmlerde de söylendiği gibi...
- Hiç tanınmadığımız bir yere gidelim. Hayatımızda yeni bir sayfa açalım. Temiz bir başlangıç yapalım.
Beklenti ne? Olmalı mı? Paylaştıkça artar mı? Yoksa sonu hayal kırıklığı mı? Bu yüzden mi insanlardan korkuyorsun?
- Aslında hepimiz yalnızız.
Yalnız mıyız? Evet. Hayır. Bilmiyorum. Herkesin kafasında sadece kendi bildiği şeyler var mıdır gerçekten? Kimsenin bilmediğini, görmediğini düşündüğü... Kimseyle paylaşmadığı... Mesela tuvalete girdiğinde düşündüğü... En yakınındakinden bile sakladığı... Ketum davrandığı... Ayıplar diye, dinlemez diye, duymaz diye, anlamaz diye, bazen de kendisi anlatmaktan yoruluyor diye...
Yalnızım. Yalnızım. Yalnızım. Yalnızım. Bir sürü insan var ama yine de...
Herkes birşey söylüyor. Aslında kimse hiçbir şey söylemiyor. Çünkü kimse bilmiyor. Ne yaşıyorum, nasıl yaşıyorum, neden yaşıyorum... Yoksa biliyor mu? Ne biliyor? Nasıl? Böyle birşey mümkün mü? Olamaz ki... Kimse ben değil. Ben de kimse değilim. Ben onlarınkileri bilemem, onlar da benimkileri bilemez. O zaman nasıl oluyor? Hepimiz birbirimizin hayatları içine nasıl bu kadar dahil oluyoruz? Ben anladım. Paylaşmaktan oluyor. Paylaşınca onlar artık ben mi oluyor? Bu kadar kolay mı? Kulaklarımın etrafında bir sürü küçük insancık... Fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır............................... Hangisi doğru? Hangisi gerçek? Gerçek bir tek benim. Değil miyim? Herkes için en gerçek kendisi değil midir? Başkasınınkinin yanında kendi gerçekliği değil midir en güçlü olan? Yaradılışımızın ve varoluşumuzun temelinde bu yok mudur?
Şimdi kafamın içinde sadece kendi sesim yok. Bir sürü ses... Hepsi aynı anda farklı şeyler söylüyor. Kendiminkini duyamıyorum. Dinleyemiyorum bile. Kendi sesimi bulmaya çalışıyorum ama ayıramıyorum diğerlerinden. Sesimi bulmam lazım. Kendimi bulmam... Arıyorum. Bulamıyorum. Kayboluyorum. Boğuluyorum. Korkuyorum. Kendi sesimi bulduğumda tüm diğerlerine tamamen kapatmaktan kulaklarımı... Biliyorum çünkü. Kendimi tanıyorum. Çünkü ben dururum dururum dururum sonra birden...
Giderim. Benim gerçekliğim bu. Korktuğum bu. Kendi gerçekliğim... Bana S.O.S yok. Kendi kendini kurtar Ceynur. Kurtar!
- Hiç tanınmadığımız bir yere gidelim. Hayatımızda yeni bir sayfa açalım. Temiz bir başlangıç yapalım.
Beklenti ne? Olmalı mı? Paylaştıkça artar mı? Yoksa sonu hayal kırıklığı mı? Bu yüzden mi insanlardan korkuyorsun?
- Aslında hepimiz yalnızız.
Yalnız mıyız? Evet. Hayır. Bilmiyorum. Herkesin kafasında sadece kendi bildiği şeyler var mıdır gerçekten? Kimsenin bilmediğini, görmediğini düşündüğü... Kimseyle paylaşmadığı... Mesela tuvalete girdiğinde düşündüğü... En yakınındakinden bile sakladığı... Ketum davrandığı... Ayıplar diye, dinlemez diye, duymaz diye, anlamaz diye, bazen de kendisi anlatmaktan yoruluyor diye...
Yalnızım. Yalnızım. Yalnızım. Yalnızım. Bir sürü insan var ama yine de...
Herkes birşey söylüyor. Aslında kimse hiçbir şey söylemiyor. Çünkü kimse bilmiyor. Ne yaşıyorum, nasıl yaşıyorum, neden yaşıyorum... Yoksa biliyor mu? Ne biliyor? Nasıl? Böyle birşey mümkün mü? Olamaz ki... Kimse ben değil. Ben de kimse değilim. Ben onlarınkileri bilemem, onlar da benimkileri bilemez. O zaman nasıl oluyor? Hepimiz birbirimizin hayatları içine nasıl bu kadar dahil oluyoruz? Ben anladım. Paylaşmaktan oluyor. Paylaşınca onlar artık ben mi oluyor? Bu kadar kolay mı? Kulaklarımın etrafında bir sürü küçük insancık... Fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır fısır............................... Hangisi doğru? Hangisi gerçek? Gerçek bir tek benim. Değil miyim? Herkes için en gerçek kendisi değil midir? Başkasınınkinin yanında kendi gerçekliği değil midir en güçlü olan? Yaradılışımızın ve varoluşumuzun temelinde bu yok mudur?
Şimdi kafamın içinde sadece kendi sesim yok. Bir sürü ses... Hepsi aynı anda farklı şeyler söylüyor. Kendiminkini duyamıyorum. Dinleyemiyorum bile. Kendi sesimi bulmaya çalışıyorum ama ayıramıyorum diğerlerinden. Sesimi bulmam lazım. Kendimi bulmam... Arıyorum. Bulamıyorum. Kayboluyorum. Boğuluyorum. Korkuyorum. Kendi sesimi bulduğumda tüm diğerlerine tamamen kapatmaktan kulaklarımı... Biliyorum çünkü. Kendimi tanıyorum. Çünkü ben dururum dururum dururum sonra birden...
Giderim. Benim gerçekliğim bu. Korktuğum bu. Kendi gerçekliğim... Bana S.O.S yok. Kendi kendini kurtar Ceynur. Kurtar!
4 Ekim 2011 Salı
Neredeyim?
Köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek bana göre değil. Benim ayıyla işim olmaz. Olamaz. O ayı olduğu için ya da küçümsediğimden değil, ben onunla nasıl iletişim kuracağımı bilemediğimden... O benim için ayıdır, başka türlü davranamam. Davranmaya kalkarsam yüzüme gözüme bulaştırırım. Zaten ayıp gelir bana. Yapamam. Benim için en doğru yol ve en iyi bildiğim yol açık olmaktır çünkü. Buna alışmışım senelerdir. "Politik" olmak diyorlar buna. İş hayatının içine girmeden çooookkk seneler önce hayatımın en tatlılarından biri söylemişti bana bunu. Kızım sen benim gibi olma, politik ol, yoksa çok kaybedersin hayatta diye. Olamam. Olamıyorum. Kendimi zorlasam belki olabilirim ama içimde birşeyler direniyor. Bunun bir parçası olacağım diye korkuyorum, utanmaktan korkuyorum.
Tam da göbeğine düşmüşüm. Yok, düşmüşüm dememeliyim, atmışım kendimi. Birbirinin yüzüne gülücükler savurup, arkasını döndüğü anda içinden canavar çıkan insanların olduğu bir dünyanın tam ortasına atmışım kendimi. Kardeş kardeş oynayamayacağım bir dünyaya...Bu insanlar tam da bu yüzden benden haz etmezler genelde, çünkü benim doğrudan yüzüme yansır hissettiklerim. Kalbimden ve aklımdan geçenlerin, alnımdan kırmızı dijital yazılarla geçerek karşımdakine yansıması gibi... Benim için aksi mümkün değil. Kendi aile ortamımda bile beceremedim bugüne kadar. İçim acırken, ağlarken, sinirliyken, üzgünken, düşünceliyken hiç dışıma başka türlüymüş gibi yansıtamadım.
Ne acı ki şarkı söyleyebilmek istiyorsam eğer, bu dünyada bu dünyanın kurallarına ayak uydurmam gerekiyormuş. Düz olmak işe yaramıyormuş, hatta düz olmamak gerekiyormuş. "Sivri" olmak gerekiyormuş.
Çok komik bir durum olmuştu albüm ilk çıktığında. İzlenme oranı yüksek, benim için önemli bir tv programına çıkmıştım, orada bulunduğum süre içinde de ettiğim kelimeler "teşekkürler, evet, hayır" olmuştu, "Yağmur"u playback söylemiştim, bir de bir-iki soruya cevap vermiştim. O programdan sonra "ne kadar sıkıcı kız, hiç konuşmuyor" gibi cümleler duymuştum ve okumuştum. Halbuki ben, tam da büyüklerimin bana öğrettiği gibi kimsenin sözünü kesmemeye çalışıyordum -hele de yanımda Türkiye'nin en iyi seslerinden biri kabul edilen biri otururken- saygısızlık etmemek adına, ama garip bir şekilde de benim dışımda herkes aynı anda konuşuyor, birbirinin konuşmasını bölüyor, daha da garibi anlaşabiliyorlardı. Ceynur o programda bir "sivri"lik yapsaydı, hafızalardan silinmeyecek bir çıkış mesela, muhtemelen bugün daha çok tanınıyor olurdu.
- Ama benim amacım insanların beyninde öyle yer etmek değil ki?! Şarkı söylemek...
- :) Olmaz Ceynur, insanlar seni merak etmezse, talep de etmezler. O zaman da şarkı söyleyemezsin. Söylersin de, evde bulaşık yıkarken, efendime söyleyeyim ütü yaparken falan... Öyle büyük konserler vermek hayal olur.
E ne oldu? Sesim güzelmiş, iyi şarkı söylüyormuşum, daha da önemlisi şarkı söylemek en sevdiğimmiş, ne önemi var? İnsanların gözünde hiçbir önemi yok. Hem de hiç... Hiç........
Tam da göbeğine düşmüşüm. Yok, düşmüşüm dememeliyim, atmışım kendimi. Birbirinin yüzüne gülücükler savurup, arkasını döndüğü anda içinden canavar çıkan insanların olduğu bir dünyanın tam ortasına atmışım kendimi. Kardeş kardeş oynayamayacağım bir dünyaya...Bu insanlar tam da bu yüzden benden haz etmezler genelde, çünkü benim doğrudan yüzüme yansır hissettiklerim. Kalbimden ve aklımdan geçenlerin, alnımdan kırmızı dijital yazılarla geçerek karşımdakine yansıması gibi... Benim için aksi mümkün değil. Kendi aile ortamımda bile beceremedim bugüne kadar. İçim acırken, ağlarken, sinirliyken, üzgünken, düşünceliyken hiç dışıma başka türlüymüş gibi yansıtamadım.
Ne acı ki şarkı söyleyebilmek istiyorsam eğer, bu dünyada bu dünyanın kurallarına ayak uydurmam gerekiyormuş. Düz olmak işe yaramıyormuş, hatta düz olmamak gerekiyormuş. "Sivri" olmak gerekiyormuş.
Çok komik bir durum olmuştu albüm ilk çıktığında. İzlenme oranı yüksek, benim için önemli bir tv programına çıkmıştım, orada bulunduğum süre içinde de ettiğim kelimeler "teşekkürler, evet, hayır" olmuştu, "Yağmur"u playback söylemiştim, bir de bir-iki soruya cevap vermiştim. O programdan sonra "ne kadar sıkıcı kız, hiç konuşmuyor" gibi cümleler duymuştum ve okumuştum. Halbuki ben, tam da büyüklerimin bana öğrettiği gibi kimsenin sözünü kesmemeye çalışıyordum -hele de yanımda Türkiye'nin en iyi seslerinden biri kabul edilen biri otururken- saygısızlık etmemek adına, ama garip bir şekilde de benim dışımda herkes aynı anda konuşuyor, birbirinin konuşmasını bölüyor, daha da garibi anlaşabiliyorlardı. Ceynur o programda bir "sivri"lik yapsaydı, hafızalardan silinmeyecek bir çıkış mesela, muhtemelen bugün daha çok tanınıyor olurdu.
- Ama benim amacım insanların beyninde öyle yer etmek değil ki?! Şarkı söylemek...
- :) Olmaz Ceynur, insanlar seni merak etmezse, talep de etmezler. O zaman da şarkı söyleyemezsin. Söylersin de, evde bulaşık yıkarken, efendime söyleyeyim ütü yaparken falan... Öyle büyük konserler vermek hayal olur.
E ne oldu? Sesim güzelmiş, iyi şarkı söylüyormuşum, daha da önemlisi şarkı söylemek en sevdiğimmiş, ne önemi var? İnsanların gözünde hiçbir önemi yok. Hem de hiç... Hiç........
İnsan sevdiği işi yaparsa, çok daha başarılı olurmuş. Çok inanırdım ben buna , ama burada bir ikileme düşmüyor değilim. Şarkı söylemekten gerçekten keyif almayan insanlar daha "başarılı" oluyorlarsa, başarıya giden yolda ben baya yanlış adımlar atıyorum demektir. Burası benim için doğru yer mi? Hedefim hayallerime kavuşmaksa, bu yolda herşey mübah mıdır? Yapmalı mıyım? Yapabilir miyim? Sorular, sorular, bitmeyen sorular... Nerede cevaplar???
3 Ekim 2011 Pazartesi
Dünler, bugünler, yarınlar...
Dünün dünde kalması ne kadar garip bir durum. Yani hayat bu, tabi ki dün dünde kalacak, geleceği başka türlü yaşayamayız mantığını tartışmak için söylemiyorum ama dünün dünde kalması düşündüğümüzden çok daha önemli bir durum sanki. Yani dünü, bir daha yaşanmayacağının hiç bilincinde değilmişiz gibi yaşıyoruz. E yazık olmuyor mu? Oluyor. Şimdi, ben de dahil olmak üzere hiçbirimiz "aaaa tabii, her günün değerini bilmek lazım, bu günler bir daha geri gelmeyecek" gibi cümleler kurmakta zorlanmıyoruz fakat bu kadar kolay mı?
Ben mesela, hayatı tarafından bir zamanlar ufak bir oyuna dahil edilmiş bir insan olarak, hala yarınlarımın sayısı sonsuzmuş gibi davranıyorum. Abuk subuk şeylere surat asıyorum, yok efendim regl dönemimin arifesindeymişim diye dünyayı insanlara kolayca dar edebiliyorum, istediğim olmadığında kendimi dünyanın en mutsuz insanı ilan ediyorum ve bu liste böyle uzar gider. Halbuki bugün bana şu kadar ömrün kaldı deseler, tüm bunlardan pişmanlık duymaz mıyım? Kalan ömrümü nasıl yaşayacağımı bilemediğim için iki ayağım bir pabuca girmez mi? Paniğe kapılmaz mıyım? Korkmaz mıyım? Üzülmez miyim? Aaaahh çiçekler böcekler, bir zamanlar değerinizi bilemedim, ben gideceğim, siz hala bu dünyada kalacaksınız, salak kafam, diye hayıflanmaz mıyım? Tüm bunlara "evet"...
Peki ama neden tüm bunlara gerek kalmadan, ben yeniden sağlıklı ve istediklerinin çoğunu elde edebilmiş mutlu bir insanken, hayatın değerini bilerek geçiremiyorum günlerimi? Ne sorunum var benim? Neden küçük olayları büyük dertlermiş gibi algılıyorum hala? Kadın olduğum için mi? Hormonlarım mı böyle çalışıyor? Yoksa hayatın kendisi bu mu? -Bir tür yuvarlanmaca...
Neden buna engel olamıyorum!!??
Bu sorulara kendim cevap bulmaya çalışarak doğru bir şey mi yapıyorum bilemiyorum ama bu durumu çözmek istiyorum. En azından kalan hayatımı kutlamak istiyorum. Genelleme yapamayacak kadar bilgisizim insanlar hakkında, ama kendim için şunu söyleyebilirim. Kendi hayatıma karşı gayet nankörüm. Bir kere işaret almışken hala kendime çeşitli mutsuzluklar yaratabiliyor olmam bunun açık bir göstergesi. Bunu yapmayı bırak Ceynur. Çok geç olmadan...
Ben mesela, hayatı tarafından bir zamanlar ufak bir oyuna dahil edilmiş bir insan olarak, hala yarınlarımın sayısı sonsuzmuş gibi davranıyorum. Abuk subuk şeylere surat asıyorum, yok efendim regl dönemimin arifesindeymişim diye dünyayı insanlara kolayca dar edebiliyorum, istediğim olmadığında kendimi dünyanın en mutsuz insanı ilan ediyorum ve bu liste böyle uzar gider. Halbuki bugün bana şu kadar ömrün kaldı deseler, tüm bunlardan pişmanlık duymaz mıyım? Kalan ömrümü nasıl yaşayacağımı bilemediğim için iki ayağım bir pabuca girmez mi? Paniğe kapılmaz mıyım? Korkmaz mıyım? Üzülmez miyim? Aaaahh çiçekler böcekler, bir zamanlar değerinizi bilemedim, ben gideceğim, siz hala bu dünyada kalacaksınız, salak kafam, diye hayıflanmaz mıyım? Tüm bunlara "evet"...
Peki ama neden tüm bunlara gerek kalmadan, ben yeniden sağlıklı ve istediklerinin çoğunu elde edebilmiş mutlu bir insanken, hayatın değerini bilerek geçiremiyorum günlerimi? Ne sorunum var benim? Neden küçük olayları büyük dertlermiş gibi algılıyorum hala? Kadın olduğum için mi? Hormonlarım mı böyle çalışıyor? Yoksa hayatın kendisi bu mu? -Bir tür yuvarlanmaca...
Neden buna engel olamıyorum!!??
Bu sorulara kendim cevap bulmaya çalışarak doğru bir şey mi yapıyorum bilemiyorum ama bu durumu çözmek istiyorum. En azından kalan hayatımı kutlamak istiyorum. Genelleme yapamayacak kadar bilgisizim insanlar hakkında, ama kendim için şunu söyleyebilirim. Kendi hayatıma karşı gayet nankörüm. Bir kere işaret almışken hala kendime çeşitli mutsuzluklar yaratabiliyor olmam bunun açık bir göstergesi. Bunu yapmayı bırak Ceynur. Çok geç olmadan...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)