30 Eylül 2011 Cuma

Ben. Şimdi. Burada.

Alaçatı uçuyor... Heryerde rüzgarın sesi var... Tam olarak olmasa da "uuuuuuu"ya benzer bir ses... O kadar. Sadece onun sesi... Bu yüzden çok güzel. Başka hisler uyandırıyor insanda. Derinlik hissi... Boşluk hissi... Kendini aramaya yöneltiyor insani. Sakin ama bir o kadar kararlı. Ben burdayım diyor. Sanırım içinde bulunduğum bu ortamdan sonuna kadar faydalanmalıyım. Yoksa salaklık etmiş olurum. Bu yüzden yazıyı kısa ve öz tutuyorum. Kendime dönüyorum.

29 Eylül 2011 Perşembe

Tanrı Bahçeyi suluyor.

Saat 8 olmuş, uyandım. Bugün bana yolculuk var. Canım Alaçatı'ma bir gidip bakıp, iki gün sonra döneceğim. Erken kallkan çok yol alır misali -halbuki ne alakası var, benim yerime o yolu uçak katedecek- uyandım. Böyle bir yerlere gideceğim zaman, evden çıkmama en az iki saat kala uyanmak gibi bir huyum var. Evimle vedalaşma mıdır nedir bilinmez, lüzumsuz sağı solu toparlamalar, boş boş etrafa bakınmalar yaşıyorum. Ne olacaksa biz evde yokken... Sanki inler cinler gelip parti verecekler de aman ev toplu olmazsa ayıp olur! Neyse, uyandım, ilk işim -normalde pek yapmam- camdan dışarı bakmak oldu. Hayatımda ilk kez gördüm böyle birşeyi. Ufak bulutların arasından inanılmaz bir ışık vuruyor toprağa, ve düz, dümdüz, hiç rüzgarsız, yağıyor yağmur. Ama çok sakin. Sanki biri ağlıyormuş gibi... Çok ihtiyacı varmış o gözyaşlarını dökmeye gibi... Direk... Dolambaçsız...Sonra düşündüm. Ne garip! Kendimi çok küçük hissettim.
- E, küçüksün zaten Ceynur. Hepimiz küçüğüz.
Evet, küçüğüz, ufacığız. Dünya dediğimiz yerin içinde nokta kadar bile değiliz belki. Ben huzurla evimde, dışarı bakıp yağmura böyle duygusal yüklemeler yaparken, şu an belki kimler ne dertlerle uğraşıyor. Nerelerde...Kimlerle... Böyle sorular var işte kafamda bugün. Neden varız? Bu kadar ufacık ve aslında önemsizken biz, sorunlarımız niye büyük oluyor? Yoksa onları biz mi büyütüyoruz gözümüzde? Tanrı'nın bahçesinde (amma da havalısın Ceynur, niye Tanrı diyorsun ki, her gün Allah diye bahsetmiyor musun sanki ondan) oyun oynayan PS karakterleri miyiz? Ancak doğru adımlarla ve stratejilerle mi bizim için ideal hayatı yaşayabiliriz? Düşününce, hayat tercihlerden oluşuyor. Sadece tercihler üzerine kurulu bir oyun mu bu? Eğer öyleyse bu tercihleri çocukluktan itibaren yapmıyor muyuz? Ve bu haksızlık değil mi?
Ben gidiyorum. Alaçatı'ya... Bir düşünüp geleceğim.
Belki bu da bir tercihtir.

28 Eylül 2011 Çarşamba

Acımasız Gerçekler...

Bu hayatında bir dilek hakkın var, söyle ve hemen olsun deselerdi, yemek yemeyi farklı şekilde algılamayı dilerdim. (Gerçi bu, benim basit bir dileği bile ne kadar komplike algıladığımı ve düşündüğümü gösteriyor,- para de mesela di mi? tek kelimelik birşey söyle, yok olmaz, ille bu taraflara gidecek beyin!! -kendime bu konuda acıyorum, değiştirmem gereken huylarım arasına bu konuyu da hemen şimdi ekliyorum) 
Neyse konuya dönmem lazım, zira kafamda bin beş yüz düşünce, dağılmaya çok müsaidim bu sabah... (Hala konuya dönmedin Ceynur)
Yemek yemeyi antidepresan olarak gördüğümü sonunda kabul ettim. Dün gece... 33 yaşında olduğumu düşünürsek, hayattaki sıkıntılarımı ve buna bağlı olarak vücudumun ne kadar deforme olduğunu tahmin edebilirsiniz. Sıkıntı-yemek-tartışma-yemek-ayrılık-yemek-aşk-yemek-kavga-yemek-kafada bin tilki-yemek-uykusuzluk-çikolata (burada bir istisna oluyor, nedenini ben de bilmiyorum, şeker hastası olabilir miyim??) Ve bu böyle gitmiş hep. Halbuki ne kadar çok imrendiğim insanlar var, canları bir şeye sıkkın olduğunda yemeden içmeden kesilen... Keşke onlardan biri olsaydım demiyor değilim hani. Yok ama, ben bir tencere makarnayı yerken hiç acımam.
Peki sonuç?? Kendime genel olarak daha mutlu bir insan olmak için bir sebep daha bulmuş oldum. Çünkü bu başka türlü toparlanacak bir durum değil. Ayrıca bir taşla da iki kuş vurmuş olurum fena mı?
Ayrıca yemeklere de yazık. Onların değerini bilen, yerken ağzına benimkinin üçte biri kadar lokmayı götürebilen (ki olması gereken bu) ve ağzına o lokmayı ilk koyduğu andan itibaren benimkinin aksine tek düşüncesi o lokmadan zevk almak olan, yine benimkinin aksine yavaş çiğneyen (bunu yazarken elim klavyede daha yavaş hareket etti, enteresan), yerken "mmmmhhh..." gibi sesler çıkartan, az bir miktarla doyabilen (çünkü benim gibi gözlerinin doymaması gibi bir sorunları olmuyor bu insanların), doyduklarında bir tabak daha yemeyi şuursuzca düşünmeyen ve bittiğinde de yemek onları değil de onlar yemeği tüketmiş olmaktan zevk alan insanların o yemekleri benden daha çok hak ettiklerini düşünüyorum. Ben hemen burada kendim de yemek yerken nasıl hisler içinde olduğumu anlatırdım ama yazı uzun olur, okuyan sıkılır, ona da yazık. İlle de yok yok bir tanım lazım derse eğer biri o zaman ben yemeği yerken onun canına okuyorum, maalesef :(
Neyse... Belki de önüme gelen yemeği yemeden önce ona bakıp ne kadar güzel göründüğünü ve koktuğunu fark edip, yerken de ona saygı göstermeliyim. Belki bu işe yarar.
- Yemeğe saygı göstermek... Kulağa delice gelse de-çünkü yemeğe bir kişilik yüklemiş oluyorum-sanki doğru bir yaklaşım. Denemek lazım...Deneyeceğim...Bakalım yemek bana ne cevap verecek. (heheh)
Son bir söz: Yapabilirim. :)

Rüyalarımla barışma yazısı

Ben çok rüya görürüm. Hemen hemen her gece... Hayatımdan insanlar... Hayatımdan olmayan insanlar... Hayatın içinden olaylar ya da sıradışı konular... Fizik kurallarına aykırı detaylar ya da çok sade bir aşk hikayesi... Her şey var rüyalarımda.
Dün gece rüyamda bir kadın gördüm. Kadının adı Beatrice'miş ama yüzü şu an Türkiye'de yayınlanan bir dizide oynayan bir oyuncunun da yüzüydü ayrıca. Bir katedral varmış. Katedralin avlusunun çapı, kadının adım sayısıyla tam olarak ölçülebildiği, hiçbir fazlalık ya da eksiklik kalmadan tam olarak ayak ucu duvara değerek ölçülebildiği için kadını o katedrale hapsediyorlarmış. Kadın çok üzgünmüş. Bu bir tür lanetlenmeymiş. Ve avlunun katedrale açılan kapısından içeri girerse eğer, bu lanetten hiç kurtulamayabilirmiş. Ama elinde değilmiş. Çünkü zaman geçtikçe katedralin içinde ne olduğuna karşı oluşan merakı kocaman olmuş. Ve ben rüyamda bu kadının, katedralin kapısı tarafından içeri doğru çekildiğini gördüm. Uyandığımda da kafamda beş notalık basit bir melodi dönüyordu.
 Şimdi ben bu rüyayı neden gördüm. Her gece gördüklerimi neden görüyorum? Rüyalarım bilinçaltımdan mı oluşuyor gerçekten? Yoksa biilinçaltım mı rüyalarımın esiri haline gelmiş? Sanırım bunu hiçbir zaman bilemeyecğim.. Bilmek istiyor muyum ondan da çok emin değilim. Çünkü en çok rüyalarımda özgürüm. Gördüklerim bazı sabahlar dehşete uğramış bir şekilde uyanmama sebep de olsalar, hayatım boyunca yaşayamayacağım birçok şeyi-uçmak gibi- rüyalarımda yaşıyorum. Belki de bu yüzden beynim onları hafızaya alıyor ve ne gördüğümü hatırlıyorum. Yani beynim rüyalarıma resmen sarılıyor. Burdan şu sonuca varabilirim: Benim aslında iki hayatım var. Rüyalarımdaki hayatım, gerçek hayatımın içinde. Bazen de gerçek hayatım, rüyalarımdaki hayatımın içinde. Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan?? Ne önemi var? Bunu çözeyim derken hayat geçer diye endişeleniyorum. Nasılsa bir gün öleceğim.... Her iki hayatım da elimden gidecek. İyisi mi ben hazır varlarken, ikisini de yaşayayım. (Yaşayayım kelimesi birden ne de çok garip geldi, yaşiim yazsam daha mı iyiydi?)
- Sus Ceynur!
- Tamam. Sustum.

26 Eylül 2011 Pazartesi

DÜŞ ÜN CE / DÜŞÜNCE ???

Uyandım, düşündüm. Tavana baktım, düşündüm. Yana döndüm, düşündüm. Gözümü kapattım, düşündüm. Kalktım, tuvalete girdim, düşündüm. Aynada kendime baktım, düşündüm. İlacımı içtim, içerken bile düşündüm.
- Düşünme Ceynur!
Ama düşündüm. Ne çok düşünüyorum!! Durmam lazım... Biraz sakin olmam...
- Sabah sabah bu kadar çok düşünülmez ki! Bi dur! N'oluyor ki bu kadar çok düşünüyorsun?? Sen düşününce ne oluyor, çözüm mü üretiyorsun sanki? Yok! Bu senin hayattaki ev ödevin. Düşünmek...
Ben ev ödevini sevmem ki... Hiç sevmem hem de.
- Ama düşündükçe daha da düşüyorsun Ceynur. O ne olacak?
Hmmmm... Evet. Bu durumda düşünmeyi de azaltmak lazım. Da o nasıl olacak??

Do it do it just do it!!!

Büyük bir sorunum olduğunu farkettim. Kendi kendime hayatım boyunca yaratmış olduğum, git gide kocaman olmuş  bir sorun. Kendimi ifade etmekle ilgili... İstediklerimi, istemediklerimi, sevdiklerimi, sevmediklerimi, düşündüklerimi, hissettiklerimi dürüstlükle dile getirmiyormuşum. Ve üstelik bunun altında başka bir düşünce ya da niyet yatmıyormuş. Ben sadece düşünüyormuşum ama söylemiyormuşum. Birilerinin kalbini kırmaktan, onları üzmekten, kaba görünmekten, kötü insan olmaktan, onaylanmamaktan, eleştirilmekten, anlaşılmamaktan  ve bunlar gibi birçok şeyden korkuyormuşum. Bunun haklı bir durum olduğunu asla iddia etmemekle birlikte çevremin ister istemez üzerimde yarattığı bir durum olduğunu düşünmeye başladım. Bencilliği kötü birşey gibi algılıyoruz çünkü çoğu zaman. Kendi adıma konuşmak gerekirse ben öyle algılıyordum. Hoşuma gitmeyen bir durumun içinde olduğumda bunu istemediğimi dile getirmenin -özellikle de karşınızdakiler istiyorlarsa- "ayıp" olduğunu, böyle bir yaklaşımda bulunursam bunun bencillik olduğunu düşünüyordum. Ve böylece istemeden bir şeyi yapmak "durumunda kalıyordum". Ve çok acı ama bu benden başka kimsenin suçu olmuyormuş, bunu fark ettim. Böylece sevimsiz suratlar zinciri yaratmış oluyorum, benim suratım asılıyor, bu ister istemez herkesi etkiliyor, bu böyle devam ediyor. Bunu yapmayı kesmem gerektiğini fark ettim. Bu hayat benim hayatım ve ne kadar klişe de olsa bir daha olmayacak bir hayat... Kendimi daha çok seversem, yani bu durumda biraz daha bencil olursam daha mutlu bir insan olacağımı farkettim. Daha mutlu ve huzurlu bir insan olmak istiyorum. Belki ben bu konuda herkesten geride kaldım, ya da belki de benim gibi birçok insan var bilemiyorum. Zararın neresinden dönersek kardır. Ben hayatımı değiştirmeye karar verdim. Size de bu yolda cesur olmanızı dilerim.. :)